Savaşların, faşizan rejimlerin, diktatörlüklerin en büyük mağdurlarıdır çocuklar. Dünya siyaset tarihi, toplum bilim araştırmaları ve yakın çağdaki tanıklıklar böyle söylüyor. İbret alınsın diye belgeler sunuyor toplumlara. Arjantin’de, Şili’de, İspanya’da, Pinochetlerin, Vidalaların, Frankoların öldürttüğü muhalif ailelerin bebeklerini, çocuklarını kendi yandaşlarına nasıl dağıttıklarının anısı hâlâ taze. Kayıp çocuklar, çalınan çocuklar… Ne yazık ki, bilimin, teknolojinin ve barışın çağı diye adlandırılan 21.yüzyıla savaşlarda, bölgesel çatışmalarda, anasız babasız, yersiz yurtsuz kalan, tecavüze uğrayan, acımasızca katledilen çocukların yürek burkan dramları damga vurdu. Bir önceki yüzyılı unutmadan günümüzde de savaşların itelediği göç tufanı içinde ölen kaybolan adsız kalan çocuklar, üstelik küresel bazda her gün biraz daha büyüyor. Afganistan, Irak, Filistin, Suriye çocukların açlık, silah nefret ve ölümle terbiye edildiği ülkeler. Yer altı servetleri için çok uluslu şirketlerin, gezegeni çıkarları doğrultusunda yeniden dizayn etmeye çaba harcayan vahşi kapitalizmin öncü devletlerinin Ortadoğu’yu nasıl bir kan gölüne çevirdiklerini yaşayarak görüyoruz.

Türkiye de nicedir böyle bir siyasetin içine itilmek isteniyor. Artık hayatta olmayan yetkili, etkili bir politikacıyı anımsıyorum. Ortadoğu’ya açılmak petrolden pay almak için Musul’u alabileceğimizi açıklarken “Bir koyar üç alırız” demişti. Günümüzde de iktidarın karmaşık, halktan gizlenen dış politikalarında geçmişin izleri görülüyor. Medyaya konan yayın yasakları ile gerçekler kamuoyundan saklanıyor. Bu coğrafyada yaşayan insanlarımız ne devletin Kürt politikasını, ne Kıbrıs politikasını ne de AB politikasını biliyor. Güneydoğuda çocuklar yok oluyor, silah seslerinden, tank top seslerinden travma yaşıyorlar. Evlerinden yurtlarından ailelerinden oluyorlar. Barışı çocuklarımıza öğretemezsek ülkeyi nasıl bir yarın bekleyecek bir düşünün artık. Türk, Kürt, Çerkes, Ermeni… Tümü aynı coğrafyanın çocukları. Onları korumak, kollamak, barış içinde kardeşçe yaşatmak Türkiye’de yaşayan herkesin görevi. Başta da iktidarın, siyasetçilerin ve kolluk güçlerinin. Nâzım Hikmet’in dediğini yineleyelim; “Çocuklara kıymayın efendiler” Çocuklara değindiğimizde konuşulacak çok şey var. Öncelikle de çocukların din bağnazlığına kurban edilmesinden başlayabiliriz mesela. Ama bu bir köşe yazısı çerçevesini aşar. Yazıyı bir alıntıyı paylaşarak bitireceğim. Alıntı Eduardo Galeano’nun “Ve Günler Yürümeye Başladı” kitabından. (Çev.Süleyman Doğru- Sel Yayınları.) adı Çalınmış Çocuklar.


“Düşmanların çocukları, beş yüzden fazla çok kü

çük yaştaki çocuğu çalan Arjantin askeri diktatörlüğünün savaş ganimetini teşkil etti.
Ama Avustralya demokrasisi çok daha fazla çocuğu, çok daha uzun bir süre boyunca kanunların izni ve halkının alkışları eşliğinde çaldı.


2008 yılında, Avustralya Başbakanı Kevin Rudd, bir asırdan daha uzun bir süre boyunca çocukları ellerinden zorla alınmış olan yerlilerden özür diledi.


Devlet kurumları ve Hristiyan kilisesi, onları yoksulluktan ve suça bulaşma riskinden korumak ve medenileştirip vahşi alışkanlıklarından arındırmak için, yerlilerin çocuklarını kaçırıp beyaz ailelere dağıtmışlardı.


Siyahları beyazlaştırmak için, diyorlardı.”