Uruguaylı yazar, tarihçi Eduardo Galeano’dan esinlendim yazının başlığını. Türkçeye “Tepetaklak-tersine dünya okulu” adıyla aktarılan  (çeviri: Bülent Kale) adlı bu kitabında Galeano o her zamanki ironi içeren üslubuyla okuruna yeni bir ufuk açmaya çalışır. Tüketim çılgınlığında beyinlere boca edilen kandırıcı, uyutucu mesajlarla tek tipleşen, bencilleşen bireyleri uyandırmaya çalışır. Onları kendilerine anlatılan pembe düş dünyasının dışında gerçek dünya ile tanıştırmaya çalışır. İnsanlık üstüne çöken eşitsizliğin, adaletsizliğin, sömürünün somut örneklerini anlatır birer birer. Galeano’nun 1998 de kaleme aldığı bu muhteşem çalışma 2004’te Çitlembik Yayınevi’nden yayınlanmış. Şimdi elimde çevirirken sayfalarını 12 yıl öncesi ile günümüz arasında değişen hiçbir şey yok. Olsa olsa sömürü, eşitsizlik, ırkçılık daha da arttı hepsi bu. “Tepetaklak” da yazarın amacı tersine okumalar yaptırmaktır genci yaşlısı ile bütün okurlarına. Bu amaçla da bölüm başlıkları her konuya göre değişir. Örneğin bu bölümlerden biri şu başlığı taşır “Biçki Dikiş Kursları: Ismarlama Düşman Nasıl Yaratılır?” Bu başlıktan günümüzde yaşananları anlatmaya çalışacağım, yazıma ülke adaletine uygun başlığı koydum. Bu kadar uzun laftan sonra gelelim günümüz Türkiye’sinde yaşanan adaletsizliklere.  
Bilindiği gibi demokrasiyi bütün kurum ve kuralları ile ülkelerine oturtmuş, yurttaşlarına, yurttaş haklarına saygılı iktidarların, yazılı ya da görsel basınla bir alıp veremeyeceği olmaz. Halkına haber iletme gibi önemli bir işlevi olan gazeteciler çağdaş demokrasilerin vazgeçilmez yapı taşlarından birini oluştururlar. Bu nedenle de hak ihlallerinin en aza indiği gelişmiş demokrasilerde, farklı düşünen, düşündüklerini ifade eden, yazan, çizen, kamuoyunun haber alma kanallarını açık tutma haber iletme uğraşı veren hiçbir birey cezaevlerinde parmaklıklar arkasına konulmaz. Yine bu ülkelerin hiçbirinde kitap bir suç aleti, gazeteci ve yazar terörist olarak suçlanmaz, suçlanamaz. Teknolojileri, yer altı servetleri ne denli yüksek olsa da demokrasiyi özümseyememiş, sindirememiş ülkeler ise gezegenimizin az gelişmişleri olmaktan kurtulamıyorlar. Rejimleri fark etmiyor. Yönetenler halkından tam biat bekliyor. Çok seslilik yerine tek sesliliğin egemen olduğu model ülkeler. Bireylerin temel hak ve özgürlüklerinin, hukukun, basın özgürlüğünün ayakaltına alındığı, hak ihlallerinin sıradanlaştığı, savaş ve şiddet politikalarını içinde barındıran çağdaşlıkla bağdaşmayan rejimler. Galeano’nun kitabını şimdi yeniden okurken ayırtına vardım. Türkiye de giderek çok seslilikten uzaklaşıyor. Kürt politikalarına yakın bir gazete “Özgür Gündem”, yasal zeminde oluşmuş bir gazete. Maddi ve manevi baskı altında gazetecilik yapma uğraşı veriyor. Güç durumdaki meslektaşlarıyla dayanışma içinde olmak kendisine gazeteci diyenlerin, aynı fikirde olmasalar da onların düşünme özgürlüğüne saygı duyan ilkeli her aydının görevidir de. Bu görevi yapanların yani Özgür Gündem gazetesi ile dayanışan gazeteci ve aydınlar günlerdir savcılıkta ifade veriyor. Neymiş teröre yardım ediyorlarmış. Galeano’yu  gel de anma. Ismarlama suçlu yaratılıyor artık. Üç arkadaşımız bu ifadeler sırasında tutuklandı. Biri uluslararası üne sahip hekim ve insan hakları vakfı başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı. Şebnem Hoca hayatını hak ihlallerine adamış bir insan Afrika’dan Asya’ya. Güney Amerika’ya dek pek çok ülkede hak ihlallerini kovalamış, işkencecileri teşhis etmiş. Devlet uluslararası çalışmalarından ötürü ödüllendirmesi gereken bir hekimi hapse tıkıyor. Bir diğeri Erol Önderoğlu. Merkezi Pariste bulunan Sınır Tanımayan Gazeteciler Derneği’nin Türkiye Temsilcisi. Yanlı yansız her gazetecinin sevdiği, çalışkan, üretken bir gazeteci. Ismarlanan suç dayanışma için Özgür Gündem’e gidip arkadaşlarına destek vermek için bir çay içmek. Ahmet Nesin de aynı suçu işleyenlerden. Yayıncı ve yazar. Anlaşılıyor ki devlet erkinde birilerinin Aziz Nesin saplantısı, kini hiç bitmiyor. Aziz Nesin göçmüşse küçük oğlu Ahmet yesin cezayı. Devamı gelir mi bilmiyorum. Ama ben bu üçlüye seçilmiş (ısmarlanmış) suçlular diyorum. Halkın haber alma hakkını, sansürsüz özgür haberciliği savunan gazetecileri böyle baskılarla korkutamayacaksınız. Çünkü siz de biliyorsunuz ki gazetecilik suç değildir. Ne denli korku salsanız ne denli baskı yapsanız da gazeteler de onurlu gazeteciler de hep var olacaktır.
Yazıyı Gülten Akın’ın “ Utanç”  şiiri ile noktalayalım;
Gerçek acıyı tanıdım
yaraya değdim
bir cehennem taşıdım
omuzlarımda sanırdım
açtım gözümü ki dünya
cehennemden öte cehennem
utandım