İnsanlık çağın önemli bir dönüm noktasını yaşıyor. Bir yandan dünya ülkelerinin tümünü kapsayan ekonomik kriz, bir yandan da ölümlere yol açan amansız bir virüs salgını. İki araya sıkışmış ülkeler. Ekonomiyi kurtarmakla Covid-19 kıskacı arasında kalmışlar. Yenidünya düzeninin varsılı daha zengin, yoksulu daha fakir etme modeli çökmesine çökmüştür de elbette, bu çöküş yoksullara daha büyük sıkıntılar, daha büyük bunalımlar getirmiştir.

Kendilerini dünyayı yöneten zengin ülkeler olarak gören başta Amerika olmak üzere, Avrupa ülkelerinin pek çoğunda sağlık hizmetinin ne denli yetersiz olduğunun anlaşılabilmesi için bir Covid salgını yetmiş de artmıştır bile. Şimdi sorun şu: Devletlerin çabası yurttaşlara dönük mü olmalı yoksa krizdeki ekonomiyi düze çıkarmak için ölümler pahasına ekonomiyi kurtarmak mı? Kuşkusuz “İçinde bizim de olduğumuz” neoliberal sistemin kuyruğuna takılan ülkeler elbette insanı feda edip ülke ekonomilerini kurtarmanın çabası içinde olacaklardı. Salgına karşı mücadelede buna isim de bulunmuştur: Sürü bağışıklığı. Kısaca ölen ölür kalan sağlar bizimdir.

Diyebilirsiniz ki devletlerin anayasalarında, özelde de bizim devletin anayasasında insan sağlığı da devlete emanet edilmiştir. O sözcükler yalnızca yazılı metinlerde kalır. Yok temel haklar ve özgürlükler, yok düşünceyi ifade özgürlüğü, yok toplanma özgürlüğü ve dahası hukukun üstünlüğü, kadın hakları, adil yargılama, hak ihlalleri… Bunların tümü sadece yurttaşların küçük bir bölümünü ilgilendirir, onların haklar için verdikleri mücadeleyi tanımlayan sözcüklerdir. Geride kalan çoğunluk ise devlet mekanizmasının dayattığı faşist bir düzene boyun eğenlerdir. Bu düzene karşı çıkmak konusunda iktidarıyla, ana muhalefetiyle birbirinden yoktur farkları. Hepsi anlatageldiğimiz düzenin partileridir.

İnsanlar nicedir çeşitli korkular içinde yaşıyorlar. Savaş korkusu, açlık ve hastalıklar. Karın doyurmak ve hastalıktan korunmak için belli bir standardın üstünde geliriniz olması gerekiyor. Bu yoksa, geleceğinizi, çocuklarınızı, torunlarınızı düşünerek endişe içinde olmanız kaçınılmazdır.

Uruguaylı düşün insanı, Tarihçi, Yazar Eduardo Galeano (1940-2015) bu durumu küresel ölçekte daha 21.yüzyıla girilmeden önce görmüştür. Küresel Korku başlığını taşıyan metninde şunları söyler Galeano. Bülent Kale’nin çevirisinden aktaralım:

“Çalışanlar işini kaybetmekten korkuyor.

Çalışmayanlar asla iş bulamamaktan korkuyor.

Açlıktan korkmayan yemekten korkuyor.

Otomobil sürücüleri yürümekten korkuyor, yayalar ezilmekten korkuyor.

Demokrasi hatırlamaktan korkuyor, dil söylemekten korkuyor.

Siviller askerlerden korkuyor, askerler silahsız kalmaktan korkuyor ve silahlar savaşsız kalmaktan korkuyor.

Şimdi korku mevsimi.

Kadının erkeğin şiddetinden korkusu ve erkeğin korkusuz kadından korkusu

Hırsız korkusu, polis korkusu.

Kilitsiz kapı korkusu, saatsiz zaman, televizyonsuz çocuk, uyku hapsız gece korkusu ve uyandırma hapsız gündüz korkusu.

Kalabalık korkusu, yalnızlık korkusu, olandan ve olabilecekten korku, ölme korkusu, yaşama korkusu.”

Korkular, kuşkular günümüzde insanlığın ayrılmaz parçalarıdır artık. Herhalde uzun bir süre de yakamızdan düşeceği yoktur. Yine de elde kalan dostlukların değerini bilmeliyiz. Hayata gülümsemenin erdemini de. Bazen düşünürüm de, etrafıma bakar bu kadar çok ölümün, cinnetin, şiddetin bir arada olduğu bir dönem hatırlıyor muyum diye sorgularım kendimi. Şimdi bakıyorum da bir bir Türkiye’nin yerleri dolmayacak değerleri bilim insanları, yazarları, doktorları terk edip gidiyor bizleri. Kimi en yakın arkadaşlarımız. Sonra aklıma Metin Eloğlu takılıyor. O şiirleriyle özdeşleştiğim insan. Bir ressam aynı zamanda bir duygu insanıydı. Gelin onun dizeleriyle teselli bulmaya çalışalım: “Varken”

Henüz yaşarken bu efendi umut;

Karanlık günlerin aydınlığa döneceği.

Sakın tavsama sakın yüksünme;

İnsanın yarası sağken iyileşir

sağken omuz silkersin bunca engele

ergene, ereğine sağken ulaşırsın.

Toprağın bitiminde bir su var, o seni iletecek;

yaz tükendi miydi güz sofraları

dağların ardı ova

bulanığın sonu duru

Küfün altı meneviş.

Etin, nohutun, zerdalinin tadı;

Ergenlik, barışıklık;

Özlemler kavuşmalar;

Ayışığı, ishak kuşu, aynalıçarşı

Sen yaşarken!

İbibikler sen yaşarken tüner eriğin dalına

Mavilik sen yaşarken o tavanda gezinir

Sen yaşarken pembeleşir ortancalar.

İşte aşkın, hürlüğün, tutsaklığın;

Koca beyazlık, günbaşı serinliği;

Sen henüz yaşarken, ölmeden önce!

Son nefesinde; keşke şöyle yapsaydım! Deme

Aklını başına toplamak elindeydi

Yüreğini pekiştirmek zaten elinde.

Söyle

Diriye, gümraha, düzenliye özenip

Kötü, viran, bozuğa gücenmez miydin?

Güzelle çirkini, yalanla gerçeği tartacak terazi

Yaşarken elindeydi…

İnsan yaşarken varır bir ölmezliğe.

Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.

banner185