Sponsorlu Bağlantılar

BASIN DAVALARIYLA ÖZDEŞ BİR AVUKAT!

Tarih: 2012-04-07 00:00:00

Adı Basın Davalarıyla ÖzdeşBir Avukat: Fikret İlkiz Fikret İlkiz, hiç aklında yokken girdiği hukuk fakültesinde gelecek hayallerini belki de böyle çizmemişti. Ama yaşadığı süreç ona başka bir seçim hakkı tanımadı. Temel insan hak ve özgürlükleri mücadele

Adı Basın Davalarıyla Özdeş
Bir Avukat: Fikret İlkiz

Fikret İlkiz, hiç aklında yokken girdiği hukuk fakültesinde gelecek hayallerini belki de böyle çizmemişti. Ama yaşadığı süreç ona başka bir seçim hakkı tanımadı. Temel insan hak ve özgürlükleri mücadelesine adadı yaşamını. Çocuklarının babasız büyümesi pahasına hiç bir dönemde sanıkları avukatsız bırakmadı. Hukukçu kimliğinin yanına bir de gazeteci kimliğini ekledi Cumhuriyet Gazetesi'yle birlikte. İfade ve basın özgürlüğü için uğraştı bu kez. Ceza hukuku davalarının aranan avukatı oldu ama basın suçlarından bir buçuk sayfalık sabıka kaydı yaptırdı kendisine. İçinde olmayı hiç istemediği halde hep göbeğinde olduğu basını yakından izlemesi de bundan. Öyle ki yargı haberlerini doğru aktaran gazetecileri telefon açıp tebrik edecek kadar sorumlu görüyor kendisini.
Fikret İlkiz hiç sevmese de hep basının içinde oldu, adı davalar nedeniyle haberlerde geçti. Sorulduğu zaman bilgi verdi ama demeç vermedi. Onu tanıyan hemen herkesin temelinde saygı bulunan korkuyla yaklaştığı bir isim oldu. Savunma metinlerini okuyunca büyük bir ekiple çalıştığını düşünebilirsiniz. İki çocuğunu babasız büyütme pahasına da olsa hak ve özgürlük mücadelesini 1977'den beri sürdürüyor. Bu ay meslekte 35 yılını dolduracak. Üstelik bunun 23 yılını da Cumhuriyet Gazetesi'nde geçirdi.

"Çocuklarım babasız büyüdü"
Normal davaların avukatı değil o. Aslında üniversite yıllarında başlamış hak ve özgürlük mücadelesi. TİP, DİSK, Dev-Sol, TKP derken 12 Eylül sürecinde neredeyse girmediği dava kalmamış. Müvekkillerinin sayısını kendisi bile bilmiyor, her birinde yüzlerce vekaletnamenin bulunduğu sekiz klasör, diyor. Metin Göktepe, İlhan Selçuk, Ahmet Şık da onun müvekkilleriydi. En son Cihan Kırmızıgül'ün tahliye olduğu davada da adını görünce pes dedim. Benim şaşırmam neyse de o sırada yurtdışında olan kızı Pınar hem şaşkınlığını hem de sitemini Cihan Kırmızıgül'ün de avukatıymışsın? Artık eve ışık hızında kapıdan uğrarsın diyerek attığı mesajla dile getirmişti. Bu ay meslekte 35 yılını dolduracak Fikret İlkiz'i dava dışında tanımanın zamanı geldi de geçiyor diyerek konuşmaya ikna ettim. Bol kahkahalı ve esprili söyleşi çok uzundu, ama maalesef buraya bir bölümünü alabildim.

 Bir gazeteci olarak görüyorum ki şu anda yargı dünyasında sanıkların hayatında bir Fikret İlkiz vakası var. Bu vakanın kahramanı Fikret İlkiz'i oluşturan süreç nasıl gelişti? Nereden geliyor Fikret İlkiz?
Sokaktan, demek doğru olur. Avukatlık ya da hukuk benim seçimim değildi. O tarihler, yani 67-68'li yıllarda genellikle başka işlerimiz vardı, işimiz Türkiye'ydi. Eskişehir'de okulu bitirip İstanbul'a geldim. 1967 Aralık ayıydı, 1968 başlamak üzereydi. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ne son öğrenci olarak kaydımı yaptırdım. O tarihte dekan olan Tarık Zafer Tunaya, elimden tutup fakülteye kaydımı yaptıran ve benim çok saygıyla andığım birisidir.

Tanışıyor muydunuz?
Hayır, hiçbir tanışıklık yok. Kayıt süresini kaçırmıştım ve sevdiğim bir arkadaşım, Cemil, Fizik'te okuyordu, Gel dekanla konuşalım dedi. Tunaya'ya çıktık, dedi ki Bu çocuk hukuk fakültesine girmeyi çok istiyor. Halbuki benim öyle çok isteyen bir halim yok.

 Yani sadece kazandığınız için mi
gittiniz hukuk fakültesine?

Evet... Cemil, Tunaya'ya anlatırken ben sesimi çıkarmadan kapının önünde duruyorum. Tunaya Beni takip edin dedi, beraber fakültenin kalemine gittik. O arada Cemil devam ediyor; Çok istiyordu, kaçırdık, olmadı.... Tarık Zafer Tunaya hiç sesini çıkarmadı. Ben de bir şey demiyorum. Kalemdeki görevliye Yeni mezun olanlardan birisi var mı? dedi. Var hocam dedi. Onun numarası kaçtı?. 10642. Tamam dedi bu çocuğa o numarayı ver, kaydını yap. Kaydımı yaptırdım. Sonra Tarık Zafer Tunaya, Cemil'e dedi ki Sen nerede okuyorsun?. Hocam ben fizikte okuyorum dedi. Sen de fizikten kaydını al buraya gel. Fevkalade iyi avukat olur senden dedi.

 Üniversitelerin oldukça hareketli
olduğu yıllardı, nasıl geçti?

Kapılar kapatılmış üniversite merkez bina işgal edilmişti. Bu işi örgütleyen sonradan adlarıyla sanlarıyla tanıdığım çocuklar bana dediler ki Sen git kapıda dur. Ne yapacağım? dedim. Gelene paso soracaksın, eğer Hukuk, Siyasal ve İktisat ise içeri al. Değilse sokma. Bacak kadar boyumla kapıda durdum. Tabii bana kocaman büyük büyük adamlar gibi geliyor herkes. Pasolara bakıyor, tamam geç ya da hayır giremezsin diyorum. Peki diyorlar, çıt çıkaran yok, birisi de Sen kim oluyorsun? demiyor. Akşam kapıları kapattık. Dışarı çıkıp simit ve gazoz aldık. Biz o işleri yapıyoruz. Küçük ve birinci sınıf öğrencisiyiz.

Kavga varsa gözaltılar da vardır?
Tabii sağ ve sol... Her zaman için aramızda o anlamda çatışmalar, kavgalar olurdu. Ve nihayet toplum polislerinin doğduğu ve kafalarındaki şapkadan dolayı onlara Fruko adını taktığımız dönemler... Polisle öğrenciler bazen çatışırdı, bazen polislerin o şapkalarını alırdık, bazen eldivenlerini, coplarını... Derdimiz de, meselemiz de memleketi kurtarmaktı. Sonradan adliye oldu Sirkeci'deki Sansaryan Han'a götürürlerdi bizi, -şimdi adliye oldu- üzerinde Burada Allah yoktur yazardı. Gözlerimiz kapalı merdivenlerden çıkarır, gezdirir gezdirir, bir iki gün döver sonra dışarı atarlardı. Bazen savcıya bile çıkmazdık. Çıkınca da savcı soruyor tabii haklı olarak Toplantı yapmışsınız, bu toplantı yasaya aykırı ne diyorsun çocuğum, evladım bak bir de hukukçu olacaksın? falan, biz başlardık Türkiye yarı komprodor burjuvazi..., Evladım bak sen de hukukçusun bununla alakası yok, siz toplantı yapıyormuşsunuz., Bunları yazmazsanız ben ifade..., Çık dışarı diye bize bağırırdı, çıkardık.

- Kaç yıl sürdü fakülte?
Dokuz... Nihayet artık bitirmem gerekiyor. Üstelik bizim faşist dediğimiz insanlar okulu ele geçirmiş, bu sefer onlar bizi sokmuyordu. Çatışmaların doruk noktasına çıktığı, kanlı çatışmalara döndüğü, geceleri fakültenin çeşitli yerlerinde kaldığımız yıllardan sonra 1976'da fakülteyi bitirdim. Babam, rahmetli, artık diplomayı al deyince bitirdim. Yoksa o yıllarda konumumuza baktığın zaman bu hukuk burjuva hukuku ve biz onu reddediyoruz, o zaman hukuk fakültesini bitirmeye gerek yok. Yaklaşım böyleydi. O arada hayatımızda bir sürü şey var. Hem çalışıyorum, ayrıca okuyorum, devrimci olmanın getirdiği eylemlerden mümkün olduğunca uzak kalmamaya çalışıyorum.
 
Nerede çalışıyordunuz?
Yakın olduğum ama küçük olmam nedeniyle parti üyesi olmadığım Türkiye İşçi Partisi'nde. Sonra ikinci Türkiye İşçi Partisi'nin üyesi oldum. Ama o arada eli beli silahlı külahlı ne kadar eylem ya da iş varsa; o tarihlerde bizim açımızdan Dev Genç'ti, onun çatısı altında ya da onun eylemleriyle hayatımızı sürdürüyorduk. Hatta Türkiye'nin o anlamda kurtulacağını düşünüyorduk. İşçi partisi içersinde biz partiliydik ama onların tanımıyla goşistlerdik.

- Fakülte bittikten sonra ne yaptınız?
Nasıl aklım erdi bilmiyorum ama 1977'de stajı bitirip avukatlık ruhsatını aldım. O arada devrimci mücadelemiz de sürüyor, iş yerlerinde örgütleniyor, grevlere gidiyor, grev çadırlarını dikiyoruz. Baktım, avukatlık işe yarıyor. DİSK ve bağlı sendikalardan Keramik-İş'te avukatlığa devam ettim. Duruşmaya giriyor yetki varsa onu alıyor, yetkiyle ilgili bir iş varsa onu sonuçlandırıyorum, ama yetmiyor... Elimde çekiçle gidip grev çadırını da kuruyorum. O arada 1978'te İstanbul'da sıkıyönetim ilan edildi; grevlerde meydana gelen bazı olaylar sıkıyönetim komutanlığı emir ve talimatlarına bağlı olduğu için ben birden bire sıkıyönetim mahkemeleriyle tanıştım. Sonra da 12 Eylül 80'le karşılaştık. Tabii o zaman DİSK, Abdullah Baştürk, Kemal Türkler var, hakikaten bir sınıf mücadelesi kavramı içersinde, sınıf mücadelesine inanmış insanlarla hareket ediyorsun. Bizim patronların hepsi sıkıyönetime alındı. Hadiii, biz avukatlar kaldık sokakta. O bildiğin meşhur Dev-Sol davası, DİSK davası, hemen arkasından Barış Derneği davası, İşçi Partisi, Türkiye Sosyalist İşçi Partisi, Türkiye Komünist Partisi, Kurtuluş davası... Alfabede kaç harf varsa onlardan kaç örgüt üretebiliyorsan o kadar örgüt davasıyla karşı karşıya kaldık. Başta dediğim gibi sokaktan gelip sıkıyönetim mahkemeleriyle tanıştım. Ne ceza usulünden anlarım, ne sıkıyönetim kanunundan, ne de o tür bir yargılamada yani bir ceza davasında ne yapacağımı bilirim. Ama tabii bu tutuklamalar, gözaltılar başlayınca hepsini öğrendik.

 Cumhuriyet Gazetesi'nin
avukatlığını üstlenmeniz nasıl oldu?

Yetişmemdeki yerini asla unutamayacağım ve bana avukatlık mesleğinin ne olduğunu, nasıl yapılması gerektiğini anlatan ve öğreten Gülçin Çaylıgil vardı. Gülçin bir gün dedi ki Cumhuriyet Gazetesi'nin avukatlığını ve davalarını takip etmemizi istiyorlar. Bizimle birlikte yapar mısın? Ben de dedim ki Gülçin istiyorsan, seninle beraber yaparım sonra Cumhuriyet gelir. Gülçin Çaylıgil, ben ve Öznur Gündoğdu, Cumhuriyet Gazetesi'nin avukatı olarak davaları izlemeye başladık. Tabii zamanla ceza hukuku, basın hukuku ve basın davaları içinde bir avukat haline geldim. Ve sonuçta ben gazetede ayrıca da sorumlu müdür olarak 23 yılımı geçirdim.

Eskişehir'de kendinize böyle bir gelecek
çizmiş miydiniz? Ailede hukukçu var mıydı?
Yoktu. Babam sandıkçı Ali'nin oğlu. Elinden gelen iş bu, başka bir şey bilmiyor. O tarihte Eskişehir'de Cer dediğimiz, lokomotiflerin ve trenlerin yapıldığı bir atölye vardı, tornacılığı orada öğrenmiş. Askerliğini de orada yapmış sonra arkadaşlarıyla Eskişehir Şeker Fabrikası'na girmişler. Fabrikada atölye şefliğine yükselmiş. Bir bisikleti vardı, bir de bütün kazandığı parasıyla Eskişehir Şeker Fabrikası'ndaki evlerden birini almış. Bisikletiyle evine geliyor, evde annem, ben ve bir de kız kardeşim var. Bir ablam varmış, onu kaybetmişiz. Ben okumaya meraklı, çalışkan bir öğrenciyim. İlkokulu bitirince Koleje gitmek istiyorum dedim. Babam şunu söyledi: Tabii. Yalnız orası paralı biliyorsun, bir kere sınıfta kalırsan seni okutmaya devam edemem. Ama okursan da ceketimi satar seni okuturum. Aynen öyle yaptılar. Sınava girdim çok az sayıda öğrenci alıyorlardı, birinci ya da ikinci oldum, hatırlamıyorum ama ön sıralarda kazandım. Üç sene ortaokul, üç sene de lise okudum Eskişehir'deki Yeni Kolej'de.

 Şimdiye dek kaç müvekkiliniz oldu?
Hiç bilmiyorum. Ama şöyle söyleyeyim; yaklaşık 8 klasör vekaletnamem var.

 En zor davalarda bile iddia makamı gibi konuşuyorsunuz? Hiç savcı olmayı düşünmediniz mi?
Hiç düşünmedim ama 1968'den sonra yeni bir düzen değişikliğini gerçekleştirebilseydik baş savcı olmayı isterdim...

Peki bu kadar yoğun tempo
evde sorun yaratmıyor mu?

Evde sorun her zaman var, özellikle bu nedenden. Temeli de şu; Tamam anladık dava falan da ya senin bir ailen var, tamam aileden vazgeçtik çoluğun çocuğun var, onlardan da vazgeçtik, bir hayatın var, hayat sadece dosya ve davalardan ibaret değiller yaşanıyor evde. Oğlumuz Sinan 6 Eylül 1980 doğumlu, 12 Eylül'le bir nevi yaşıt. Babasız büyüdü. 82 doğumlu kızım Pınar da. Bu beni akıl almaz derecede üzüyor. Çocukların çocukluğunu çok az yaşayabildim, onlar da çocukluğunda babalarının varlığını çok az yaşayabildiler. Ama tabii Asuman diye bir annemiz, Asuman diye bir arkadaşım, Asuman diye çok sevdiğim birisi ve nihayet Asuman diye bir karım olduğu için kendimizi ne kadar şanslı saysak az. Bir taraftan öğretmenlik, bir taraftan çocuklar, çok çok daha önemlisi bir taraftan benim gibi en büyük çocuğu yaşattı.
 
Tanıdığım herkes sizden korkar,
evde durum nedir?

Tam tersidir, ben evden korkarım. Sıkıyönetim zamanında sabah davaya giriyorsunuz gece çıkıyorsunuz, eve gidiyor sabah tekrar duruşmaya geliyorsunuz. Otomatikman bazı dava dosyalarımızı eve götürür, evlerde dilekçe yazar hale geldik. Evin bir bölümünde en basiti 50 klasörlük dava dosyaları, hukuk kitapları var. Çocuklar da büyüyor bir taraftan, bana diyorlar ki Baba bu dosyalarına bir yer bul. Bir gün hiç unutmuyorum gene geç geldim, dava dosyalarım, hukuk kitaplarımın tümünü apartman koridorunda, oraya güzelce istiflemişler. Ne bu, dedim. Ama ikisi de kıs kıs gülüyor. Burası ev baba dediler. Onlar uzun süre koridorda durdu.
 
Peki sizin hukukçu kimliğiniz, hak savunuculuğunuz çocuklarınızın meslek seçiminde etkili oldu mu?
Çocuklar kararlarını kendileri verdi. Daha doğrusu Asuman onları öyle bir yetiştirdi ki, bu sizin hayatınızdır, siz karar vereceksiniz dedi. Aile dostlarım ve arkadaşlarım Sinan ve Pınar'a Artık sen de herhalde hukuk fakültesine gidersin avukat olursun diyordu. İkisinin de verdiği tek cevap vardı; ailede bir avukat yeter.

 Asuman'la üniversitedeyken mi tanıştınız?
Yoo, Eskişehir'den tanışıyoruz. O zaman orta sonda öğrenciydi. Hacı Süleyman Çakır Kız Lisesi'nde okuyordu. Bir dostluğumuz, arkadaşlığımız vardı. Okuduğumuz kitaplar ya da sinemada film izleyip üzerine konuşmaktan tut da büyüme ya da gençlik çağımızda memleket meselesiyle ilgili tartışmalara varıncaya kadar her şeyi konuşurduk. Pek çok şeyi paylaşırdık, hatta ben kendime kitap alırken ona da alırdım, o da bana. Evlendiğimizdeki en büyük problem, kitapların çift olmasıydı. Ne o kendi kitabını atıyor, ne ben. Sokakta ya da işte birisi bizim evi tarif edince haa o kütüphaneli ev diyordu.

 Hakkınızda en çok neyden dava açıldı?
Basın Kanunu'na muhalefetten çok yargılandım. Yaklaşık bir buçuk sayfalık sabıka kaydım var.

Ayşe Yıldırım/Cumhuriyet

Bunlar da Dikkatinizi Çekebilir

Yorum Gönder

DİKKAT!

x

Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, pornografik, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.