Pandemi döneminde insanın düşüncelerine ayıracağı pek çok zamanı oluyor. Düşüncelerin kimi anılara götürüyor, kimi de günümüzün kaos içinde geçen yaşamına. Salgından tutun hava kirliliğine, siyasetin yozlaşmasına, insanın insana yaptığı kıyımlara dek bir yığın düşünce. Bu düşüncelerin karmaşık yoğunluğunda bir sonuca ulaşabilmek de pek mümkün görünmüyor. Sonuçta bir yere vardığını söyleyebilmek de zor.

Mevsim ilkbahar, ağaçlar tomurcuğa durdu. Şimdi güneş kendini daha da çok gösteriyor. Sağda, solda kuş seslerinin cıvıltıları mutlu bir soluk getiriyor. Baharın sevincini yaşamak istiyor içimiz. Öte yandan da yeni dünya düzeninin insanlığı zalimce köşeye sıkıştırdığı bir çağı yaşıyoruz. Sevinmek ne kelime. Düşüncelerimin çoğunda ülkede giderek çığ gibi büyüyen işsiz insanlar, evine yiyecek götürmekte zorlanan dar gelirliler, yoksullar var. Cinsiyet ayrımcılığı ve de köken ayrımcılığının yurttaşları bölüp parçaladığı bir garip toplum. Doğal olarak kafamı en çok zorlayan, tedirgin eden cezaevlerindeki gazeteciler, aydınlar, genç insanlar yani akademisyen ve öğrenciler.

Geçenlerde bir müjde verdi Adalet Bakanı. Çeşitli illere yeni cezaevleri açılacakmış. Keşke cezaevleri değil de okullar açılacak deseydi de yurttaşları da sevindirseydi. Cezaevlerinde gazeteci arkadaşlarımız çile çekerken, kurumsal olarak onları ziyaret etme şansım olmuştu. Dolayısıyla cezaevlerindeki yaşamı da büyük ölçüde görmüş. tanımış oldum. Meslektaşlarımızın bir bölümü oradaki koşullarda ağır hastalıklara yakalandılar. Tahliye olduktan sonra da bazılarındaki hastalıklardan arınmak onlar için hiç de kolay olmadı. Günümüz Türkiye’sinde 12 Eylül yasalarıyla cezaevine girmiş ve hâlâ orada mahpusluğu süren aydın insanlar var. Bu çok acı geliyor. Bir insanın yarı ömrünü cezaevinde çürütüyorsunuz. Ama öte yandan adi suçlu diye nitelenen kimi eli kanlı canileri, kadın katillerini, çocuk istismarcılarını af kapsamına alarak çıkarıyorsunuz. Demek ki bu ülkede en ağır suç düşünce suçu, düşünceyi yazarak ya da konuşarak ifade etme suçu. Bu yaştan sonra bunu da öğrendik.

Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin 10. maddesi düşünceyi ifade özgürlüğünü güvence altına almayı hedefler. Bu sözleşmeye Türkiye de imza koymuştur. Ama gelin görün ki bu maddenin düşünceyi ifade özgürlüğünü güvence altına alan ilk fıkrası bizi pek ilgilendirmemiştir. Ya ne ilgilendirmiştir? 10. maddenin ikinci fıkrasında güvenlik ya da kamu düzeni gerekçeleriyle özgürlüklerin kısıtlanabileceği hükmü pek kullanışlı bulunmuştur. İşte bu fıkrayı çok sevmiştir bizim iktidarlar. Hep bir düşman, hep bir hain yaratılmıştır. Ülkede herkes teröristtir. Dolayısıyla kısıtlamalar sürmelidir. Hiç bitmemecesine… Şimdilerde iktidar insan haklarını hatırlamış olmalı ki. “İnsan Hakları Eylem Planı” oluşturuyor. Yurttaş olarak insan haklarımız yıllardır öylesine gasbedildi ve hala gasbediliyor ki doğrusu “İnsan Hakları Eylem Planı”ndan da nasıl bir sürpriz çıkacağını merak ediyorum.

Yazının sonuna geldikçe karamsar olmaya başlıyor yazı. Oysa zaten evlere tıkılmış, bir tür ev hapsi yaşayan yurttaşlarımıza hiç değilse umut içeren bir şeyler söylemek lazım. Mesela 7 Mart Pazar günü Kadıköy’de türküleriyle, danslarıyla ve de polis şiddetine karşı direnişleriyle bizlere moral dağıtan emekçi kadınlar gibi.

8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Günü’nün öyküsü yüzyıl öncesine uzanıyor. 1910 yılının ağustos ayında Kopenhag’da toplanan Sosyalist Kadınlar Konferansında Alman Sosyalist Düşünür Clara Zetkin (5 Temmuz 1857-20 Haziran 1933) her yıl kutlanacak bir dünya kadınlar günü önerisini ortaya atıyor. Zetkin’in Amerikalı sosyalist kadınlardan esinlendiği anlaşılıyor. Bir yıl önce şubat ayında Amerikalı kadınlar tarihte ilk kez “Ulusal Kadınlar Günü’nü” kutluyorlar kendi ülkelerinde. Zetkin’in önerisinden bir yıl sonra, 1911’de New York’ta 10 katlı binanın üst katlarındaki bir gömlek fabrikasında çıkan yangında kapılar kilitli olduğu için kaçamayan 123 kadın işçinin ölümü ile sonuçlanan olay Dünya Kadınlar Günü’nün daha da kitleselleşmesine yol açıyor. Öyle ki, 1911 yılında Almanya, Avusturya, İsviçre ve Danimarka’da çoğunluğu kadın, bir milyon insan gösterilere katılıyorlar.

Kadınların gücüne her zaman inandım ve biliyorum ki daha yaşanası bir Türkiye için kadın erkek tüm emekçilerin birleşen gücüne gereksinim vardır.

Bu yazıyı da Gülten Akın’ın bir şiiriyle bitirelim. “Görüldü”

“Görüldü” kimi özlediğimiz

Neyi sevdiğimiz, istediğimiz “görüldü”

Öfkeliysek hangi dağlara vurup

Kederliysek hangi suları izlediğimiz

“Görüldü”

Selamımız ve dikenlerimiz

İçimizde, derinde

Derin denizlerin yaslı göllerin dibinde

Bir umumuz vardır sileriz

Parlatırız gece gece

Damgasız işaretsiz.