Nuri Öztürk, “Ya Birader Kaç Kişi Kaldık” ve “Biraz Daha Azaldık” isimli iki kitabının ardından serinin devamı olan üçüncü kitabı da yayımladı.

Whatsapp Image 2026 06 19 At 12.43.14

Ereğlili Nuri Öztürk Ya Birader Kaç Kişi Kaldık” ve “Biraz Daha Azaldık” isimli kitaplarının ardından bu serinin üçüncü kitabı olan ”Bizim Kasaba Kdz Ereğli”yi yayımladı. Gazeteniz Ereğli Önder’de makaleler olarak okurları ile buluşan Öztürk’ün yazılarının yer aldığı bu üç ayrı kitap, Ereğli ile ilgili bilgi ve belge arayanlar için bulunmaz bir kaynak.

Kemal Anadol’un da Önsözünü yazarak katkı verdiği Nuri Öztürk’ün, “Bizim Kasaba Kdz Ereğli” isimli kitabının da büyük ilgi görmesi bekleniyor. Öztürk, son kitabının giriş bölümünde ilçenin “telaşesiz” yapıya sahip olduğunun altnı çizdi. Öztürk, yaşanmış gerçek hikayelerin geleceğe aktarılmasında karınca kararı bir katkısının bulunmasından dolayı mutlu olacağını da ifade etti.

“Yavaş şehir, sakin şehir, her şeyiyle kendine yeten, yaşanabilir şehir hallerinin son vagonuna binebildik” diyen Nuri Öztürk kitabının giriş bölümündeki görüşlerini şöyle kaleme aldı:

Tokat'a ikinci itfaiye istasyonu kazandırılıyor
Tokat'a ikinci itfaiye istasyonu kazandırılıyor
İçeriği Görüntüle

BİZİM KASABA KARADENİZ EREĞLİ

Bizim kasaba Karadeniz Ereğli, tarihin ilk çağlarından bu yana Anadolu toprakları üzerinde Karadeniz’in de kıyısında birçok medeniyete ev sahipliği yapmış kadim bir yerleşim yeridir.

Bazı kaynaklarda Hititlerden bile çok daha öncelerde, Tunç çağı dedikleri zamanlardan, bazı kaynaklarda ise Antik dönem olarak bilinen MÖ 550’li yıllardan itibaren yaşamlara ev sahipliği yapmıştır, yazıyor.

Bizde meseleyi böyle bilmiş, öğrenmiş ezberimize de bu haliyle almışken,

Daha yakın bir zamanda MS 2000 yılında kasaba civarında, tesadüfen fotoğraflanan bir mağarada yapılan kazılar sonucunda açıklananlar ezberlerimizi tümden bozmamıza sebep oldu.

Bu mağaranın katmanlarında bulunup gün yüzüne çıkartılan kalıntılardan anlaşıldı ki kasabanın yola çıkış zamanı MÖ 2500 yıllarından bir hayli geriye MÖ 6500 yıllarına kadar gidiyor.

Bizde eski notlarımızı sildik, yeni durumu defterlerimize bu son haliyle not ettik.

…………………

Zamanı hızlıca tüketip günümüze doğru biraz daha yaklaştığımızda,

Romalıları Cenevizlileri geçip Osmanlılara kadar geldiğimizde, kasabanın zaman tünelindeki fotoğrafını çok daha net, birçok şeyi çok daha ayrıntılı görmeye başladık

Bir iki şahit de tedarik edip, elle tutulan gözle görülen şeylere dokunduktan sonra hepimize bir rahatlık, bir güven bir rehavet geldi dersek doğru söylemiş oluruz.

Çünkü o dönemlerden bize bırakılan emanetlerden bazıları yok olmamış, ayakta kalmış günümüzde de öyle veya böyle varlıklarını sürdürmektedirler.

Mesela,

Kasabanın çatısında tabiatın, insanoğlunun tüm olumsuzluklarına direnerek ayakta kalmaya çalışan kasabanın Kalesi.

Kale Tepeden başlayarak sağlı sollu, genişleyen açıyla bir taraftan Bozhane’ye diğer taraftan Hamam Üstü ’ne kadar inen, zamanın kasabasını koruması altına alan surların, bazı yerlerdeki kalıntıları.

Kayabaşı altında Bizans zamanında kamu binası olarak kullanıldığı bilinen yapının duvar taşları. Çeştepe’deki kule

Çarşı içinde eski belediye binasını yıktıklarında ortaya çıkan Roma dönemine ait olduğu söylenen kalıntılar.

Biraz daha beriye gelip günümüze yaklaştığımızda,

Ülkemizdeki Ayasofya’lardan birisi bizim Orta Cami dediğimiz Orhan Gazi Camisi ile üç adım yukarısındaki Gazi Süleyman Paşa yani Çelikel Camisi olarak bildiğimiz camiler de emanetimize bırakılmış önemli, kıymetli tarihi eserlerdir.

Kasabanın bu serüvenindeki örnekleri çok daha fazla çoğaltmak elbette mümkündür.

Biz emanetimizde olan ortak değerlerimizi doğrusunu yanlışını pek fazla düşünmeden, öncesini sonrasını pek fazla hesap etmeden, yıkıp yerine yenilerini yaptık, diye bilgisizce bilinçsizce marifetmiş gibi abartılı bir şekilde hava atmayı çok seviyoruz.

Hatta kuşağımızın henüz gözlerinin önünden gitmeyen, hafızalarımızdan silinmeyen bazı örnekleri hatırlarsak.

Kasabanın evlatlarının eğitim yolculuklarına başlamalarının önemli kilometre taşları olan üç ilkokulumuz vardı. Yer yokmuş gibi yıktık. Hatta yıkmakla da kalmadık birinin yerine AVM bile diktik.

Örnek mi isteniyor, Kasabanın merkezinde ulu çınarların gölgesinde, tarihi miras olarak geleceğe taşınması, itinayla korunup saklanması gereken görkemli hükümet binamız da artık yok.

Bizim kuşağımızdan birkaç kuşak önceki kasaba sevdalısı olan büyüklerimizin ağabeylerimizin bize aktardıklarını, bizde bizden sonraki kuşaklara, onlarda sonradan gelenlerde aktaracaklar.

O zamanlara kadar artık elde ne kalırsa, kimisini hikâyeleriyle, kimisini de görseliyle devredilecek, emanetlerine bırakılacak.

Sanıyorum o zamanlar geldiğinde Kandilli Kömür ocaklarının da yerlerinde yeller esecektir.

Babasından, dedesinden veya o zamanların yaşlıca bir kasabalısından,

“Buralar zamanında ülkenin en önemli yerleriydi, Vilayetimiz Cumhuriyetin ilk vilayetiydi, Karaelmas dediğimiz ülkemizin kıymetlisi buradan çıkartılırdı, tüm memlekete, ülkeye hayat verirdi, ekonomimizin can damarıydı, şu görkemli eskiden bizim olan fabrikanın burada kurulmasına da bu karaelmas sebep olmuştur” dediklerinde,

Yaşlılıktan olsa gerek, lafı biraz daha da uzatıp,

“O karaelmas dediğimiz kömür, ocaklardan demiryolu ile katar vagonlarla, öncesinde kasabanın limanına, fabrika açıldıktan sonra fabrikasına taşınırdı, ülke ekonomisine de kasabanın eski fabrikasına da can suyu olurdu” dediklerinde,

Dinleyenler; “ya bu yaşlı amca, hangi demir yolundan, hangi kömürden bahsediyor”, derlerse kimse kendilerine şaşırmayacak, Kandilli’nin o muhteşem geçmişini hatırlamayacaktır.

,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,

Her şeyini, her yerini çok hızlı, acımasızca tükettiğimiz yerküremizde,

İster yaşamı zorlaştıran hayat şartlarından deyin, ister obezce büyüyen ve yaşlanan dünyada özlenen yeni bir düzen deyin, isterseniz dünyaya hâkim olan emperyalizmin insan yaşamına acımasızca yaptığı dayatmalara karşı başkaldırı, olarak isimlendirin.

1999 yılında, yaşantılarındaki çelişkili anlam veremedikleri çarpık gidişatı sorgulayan bazı İtalyan kentlileri, yaşam kalitelerini artırmak niyetiyle, merkezine hayatın yavaşlatılmasını koyan, bunu benimseyen yeni bir yaşam felsefesi üzerinde anlaştılar.

Nüfusu 50.000 kişinin altında olan kentlerde, yerel üretimin desteklenerek, kültürel mirasın, doğanın, tarihi dokunun korunarak, günlük, aceleci koşuşturmalı gürültüden, görsel kirlilikten, stresten uzak bir yaşamın peşine düştüler.

İtalyanca kent kelimesinin karşılığı olan Citta’nın yanına İngilizce yavaş anlamına gelen Slow kelimesini de ekleyerek bu yeni yaşam anlayışının adına “Cittaslow” yanı sakin şehir adını verdiler.

Öyle her kafasına esenin, şartları koşulsuz yerine getirmeyenin, bizimle işi olmaz, dediler.

Böyle bir yaşamı hayal edenlere, bu yeni yaşam ile neleri nasıl amaçladıklarını anlatan olmazsa olmazları alt alta sıraladılar tartışmaya kapalı anayasalarını ilan ettiler.

Anayasalarındaki şartları ne ola ki, diye merak eden olursa, önemli olan birkaç maddesinin bilinmesinde yarar olabilir.

Buralarda yaşayanlar için, “ye iç yat keyfine bak”, yaşamı amaçlanıyor gibi gözükse de iş o kadar kolay olmayacaktı.

Kasabadaki herkes, tüm kasaba sakinleri, birbirleri ile iletişim içerisinde olmalıydılar, huzurlu yavaş bir tempoda yaşamlarını sürdürmeleri için,

Hava, görüntü, gürültü kirliliğine neden olacak şeylerden kaçınarak, yerel yemek kültürüne (Slow Food), yenilenebilir enerji, sosyal uyum gibi konulara duyarlı bir toplum olmayı öncelikli şart olarak benimsemeleri gerekiyordu.

Birileri bu yeni yaşam anlayışına dudak büküp burun kıvırsa da ülkemizden de birçok kasaba bu birliğe üye olmanın peşine düştü.

,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,,

Başta İtalyanlar olmak üzere 2000’li yıllara doğru birçok ülkenin birçok kasabasının özenerek özleyerek heveslenerek peşine düştüğü yeni yaşam biçimi, sakin şehir, yavaş şehir anlayışı.

1980’li yıllara belki bir iki yıl sonrasına kadar Bizim kasaba Kdz Ereğli ahalisi tarafından zaten sindire sindire yaşanmıştı,

Birileri böyle bir yaşamın hayalini kurarken, bunu hayal edip peşine düşmüşken biz bu durumdan sıkılmıştık, çok vakit geçirmeden de o yaşamı hızlıca terk ettik.

O zamanlara kadar,

Nüfusumuz bırakın elli binleri sekiz on bini ya bulur ya bulmazdı, köyler köydü mahalleler mahalleydi.

Son zamanlarda belki bir iki taksi durağı açılmıştı ama mahallelerden çarşıya inilirken, akşam bir elinde sefertası bir elinde filesiyle mahallelerdeki evlere yürüyerek çıkılırken, yolda rastlanan kişilere ayaküstü hal hatır sorulur, günün son ve önemli gelişmeleri bilgi ve iletişim eksiklikleri gün sona ermeden giderilirdi.

Böyle yaşamak kasabalıya ayrı bir keyif verirdi.

Evlerin bahçelerinden domates biber patlıcan kabak salatalık gibi sebzeler meyveler eksik olmazdı da asmalardaki üzümlerinin yapraklarına ayrı bir özen gösterilirdi.

…………………………

Bizden önceki kuşaklar da bizim kuşağımız da kasabanın o en güzel hallerini sorunsuz sıkıntısız yaşadık.

Tabiat kanunudur, canlı yaşamının doğal yasası gereğidir, dedikleri elimizde olmayan süreçlerden geçip o günlerden bu zamanlara geldiğimizde,

1920’lerin son yıllarında da olsa dünyaya gözlerini kasabada açanlardan artık elimizde çok az kıymetimiz kaldı.

Biraz 30’lularımızdan var. 40’lılarımız var,

Bizim kuşağımız da artık “kasabanın büyükleri” sınıfında yer alıyor.

Bizler, kasabamız Kdz Ereğli’nin yerel tabiriyle “telaşesiz” yavaş şehir, sakin şehir, her şeyiyle kendine yeten, yaşanabilir şehir hallerinin son vagonuna binebildik.

Delikanlılık gençlik dönemlerimize kadar o son trenin son vagonunda yolculuk yaptık.

” Bizim Kasaba Kdz Ereğli” kitabı, “Ya Birader Kaç Kişi Kaldık”, “Biraz Daha Azaldık” isimli kitaplarımın devamı olan üçüncü kitaptır.

Her üç kitapta yazılanlar, Bizim Kasaba Kdz Ereğli’nin ayrı bir keyifle yaşandığı o dönemlerdeki kasaba nın kasaba sevdalılarının buraların gerçek sahiplerinin, gerçek kahramanlarının günlük olağan yaşamlarındaki olağan sıradan yaşanmış gerçek hikâyelerinin geleceğe aktarılmasında “karınca kararınca bir katkısı olsun”, diye

Yazılı bir şeylerin bir yerlerde bulunması için “durumdan da vazife çıkartılarak” kaleme alınmıştır.

Muhabir: Mustafa Kemal Bektaş