Aklı başındaki kesimlerin “böyle salakça darbe mi olur?” sözleriyle yorumladığı 15 Temmuz kalkışmasının ardından Türkiye’de il il, ilçe ilçe demokrasi nöbetleri tutulmaya başlandı.

Atatürk Anıtları önlerine toplanan vatandaşlar, “ben demokrasimden vazgeçmem” kararlılığını ortaya koyarken aklıma ne geliyor biliyor musunuz?

Ah!

Ah keşke bu halk şu kararlılığını siyasetin halktan yana revize edilmesinde de gösterse.

 

Örneğin:

Çapı-mapı olmayanların siyasi sahnede yer almasını önleyecek, “Siyasetçiler öncelikle sınavdan geçirilerek aday olabilir belgesi” almalarını istese.

65 yaşını geçenlerin bir daire bile satarken “Akıl sağlığı yerindedir” raporu sunma zorunluluğunu ana ilke olarak kabul ederek, siyasette de üst sınırının bu yaş olduğu ilan etse.

Partilerin aday belirlemesinin merkez yoklaması ile yandaşları doldurmasını engelleyecek önseçim kararlılığından ödün vermese.

Demokrasilerde çoğunluğun azınlığı ezmesinin de önüne geçecek, seçim barajlarını ortadan kaldırmaya inansa.

Seçim ve siyasi partiler kanunlarının antidemokratik maddelerinin ayıklanmasında kararlı olsa.

Ve diğerleri…

 

Evet halk meydanlara niye davet edildi?

Demokrasi için.

Öyle ise şimdi tam demokrasi zamanı olmalı.

Demokrasinin önündeki tüm engeller kaldırılarak vekillere sağlanan kıyaklar mıyaklara son verilip, atamalı siyasete son verilmelidir.

 

Meydanlarda bu sesleri de duymak isteyenlerden biri olarak, 15 Temmuz darbe girişimi ile ilgili gelen ilk haberlerin içindeki doğru ve yalanları  ayıklamada ne kadar başarılı olabiliyoruz bilmem zor.

Dayatma haberciliğin dışındaki perde arkalarını aralamaya kalktığımızda neler görüyoruz?

Yıllardır seslendirilen bu askeri darbe girişimini besleyen ve destekleyenlerin halkın üzerine ateş açacak veya açtıracak kadar alçak olabilmelerini sadece provokatif  senoryalar ile mi değerlendirmeliyiz?

Bilinmeyen o kadar çok şey var ki.

İnsanın aklı mantığı duruyor.

Ve sonra da “Salakça girişim” tespitlerine takılı kalmamak hiç de mümkün olamıyor.

 

Özellikle 12 Eylül’ü çok sıcak yaşamış biri olarak bugün ile yan yana koyduğumda “ Bizim Kırpık bile bu senaryoyu yazmazdı”  demek  geliyor içimden.

Sahi siz ne düşünüyorsunuz?

Olaylar ve ardındaki gerçekler arasında kurabildiğiniz köprülerde hangi düşünceler öne çıkıyor.

Halen daha flu.

Ve net değil takıntısındayım.

Bakalım, yıllar ne söyleyecek bize?