Kemal Anadol, Nuri Öztürk’ün üçüncü kitabı olan “Bizim Kasaba Kdz. Ereğli”nin önsözünü yazdı. Anadol bu yazısında ilçenin geçmişten bugüne bir fotoğrafını çekerken, kesilip mutlaka saklanması gereken bazı anılarını da kaleme aldı.

Ya Birader Kaç Kişi Kaldık” ve “Biraz Daha Azaldık” isimli iki kitapta Ereğli ile ilgili anılarını okurlarına aktaran Nuri Öztürk’ün “Bizim Kasaba Kdz. Ereğli”.kitabının önsözünde Anadol şunları yazdı.

Üzerinde yazılacak bir kentin özellikleri olması gerekir değil mi? Bu özelliklerin başında tarihi geliyor. Sonra coğrafyası daha sonra da dili öne çıkar. Atatürk aydınlanma atılımına başlarken kurduğu fakülteye boşuna Dil-Tarih-Coğrafya adını koymamıştır. Daha sonra ekonomi, siyasi ve sosyolojik unsurlar sıraya girerler. Bunların tamamına sahip olan yeni deyimle yerleşkelere kimlikli kent deniyor. Anlatımda başarılı olabilmek için de kentin yerelden ulusala, ulusaldan evrensele uzanan eski deyimle serencamının bir tablo gibi yansıtılması gerekir. İşte burada edebiyat ve yazı sanatı devreye girer. Nuri Öztürk arkadaşım bu konuda üstün başarı sağlamıştır. Anlattığı olaylar öykü tadındadır. Oysa öykülerin tamamı tarihi, konumu ve diliyle gerçektir, capcanlıdır. Bu gerçeklik elinize aldığınız kitabı elden bıraktırmayacak kadar nefis bir üslubun eseridir.

Karadeniz Ereğlisi benim de memleketim. Bugün oradan 630 kilometre uzakta yine kimlikli bir ilçede İzmir’in Foça’sında yaşıyorum. Geride seksen beş yıl kaldı. Senede bir iki kez ziyaret ettiğim memleketimin dünya güzeli Bozhane’sinde arkadaşlarla birlikteydik. Çınar altında denizden yeni çıkmış mezgitlerle demleniyorduk. Aklıma gelen dizeleri sıralayıverdim:

Whatsapp Image 2026 06 19 At 12.43.14-1

Yosun kokulu hava / Masada mezgit tava / Bazen hırçın bazen sakin / Engin deniz / Oy deniz Kara Deniz / Anılar önümden geçti / Belleğim birini seçti / Gençliğimin sevgilisi / Karadeniz Ereğlisi

Yukarıda yazdığım şiirdeki gibi Ereğli gençliğimin sevgilisidir. İlk ve Ortaokulu burada okudum. Bu kentte ekmek parası kazandım. Çocuklarım burada doğdu. Buradan seçilip parlamentoya gittim. Burada rahmetli Eczacı Gökhan Duran’ın patronu olduğu Ereğli Memleket Gazetesini çıkardık. Yıllarca köşe yazarlığı ve sorumlu müdürlük yaptım. Bunları niye yazıyorum? Ereğli sevdalısı olarak elinizdeki kitabı içten değerlendirdiğimi bilesiniz diye…

Ereğli tarih açısından şanslı bir kenttir. Geçmişi Milattan Önce iki binli yıllara uzanır. Batı Ege’de Milet, Efes, Didima, Fokai gibi on iki şehir devleti oluşturan İyonlar Batı Anadolu uygarlığının temsilcisi olmuşlardır. Tıp, fizik, aritmetik, heykel, tiyatro, hukuk, edebiyat, hitabet alanlarında dünyaya ışık tutmuşlardır. Denizcilikte başarıları onlara deniz aşırı seferler yaptırmış ve Ak Deniz’de Marsilya, Kara Deniz’de Heraklea (Ereğli) ve Amisos (Samsun) kolonilerini kurdurmuştur. Ereğli daha sonra Perslerin, Roma, Bizans, Selçuk ve Osmanlıların egemenliklerini yaşamıştır. Bu dönemler tarihçilerin, arkeologların ve sanat tarihçilerinin çalışma alanına girmektedir.

Bundan sonrasını kişisel olarak değerlendirmek istiyorum. Ereğli’nin geçirdiği aşamaları Kömürden Önce / Kömürden Sonra ve Demirden Önce / Demirden Sonra olarak tasnif ediyorum. Kestaneci Köyünden Uzun Mehmet’in kömürü bulmasından yıllar sonra işletmeye açılan taşkömürü maden ocakları Ereğli ve daha sonra Zonguldak için milat olmuştur. Osmanlı’nın Havza-i Fahmiye adını verdiği bölge yeraltında kömür rezervlerinin bulunduğu coğrafyadır. Yerli azınlıklar ve yabancı sermayenin işlettiği madenler bu coğrafyanın sosyolojik yapısını değiştirmiştir. Üretilen kömür Birinci ve İkinci Dünya savaş dönemlerinin stratejik maddesidir. Gemiler, trenler kömürle çalışmakta, okullar, kışlalar bu kömürle ısınmaktadır. Yerli ve yabancı şirketlerin uyguladığı vahşi kapitalizm, yöre insanlarının canını yakmış ve görülmemiş bir sömürünün simgesi olmuştur. Maden ocakları daha çok o zaman bir köy olan Zonguldak ve çevresine yayılırken Ereğli’nin günlük yaşamı sadece Kandilli’deki üretimden etkilenmiştir. Ereğli köylüleri bu ocaklarda çalışırken, şehirde yaşayanların işi de kömür hamallığı ve kürekçilik olmuştur. Kandilli’den Ereğli’ye gelen vapurların ve arkasındaki mavnaların kömürünü yüklemek ve boşaltmak Ereğlilerin yeni meslekleridir artık.

19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkan Mustafa Kemal Paşa’nın başlattığı İstiklâl Harbi tam da bu dönemlerle çakışmaktadır. Ereğli mücadelenin başından beri Ankara ile birlikte olmuş, tek deniz Savaşı da Ereğli açıklarında gerçekleşmiştir. Kahraman Alemdar Gemisi dün de bugün de Ereğli’nin gururu olmuştur. 1923’te kurulan Cumhuriyet taş kömür ocaklarını devletleştirmiş ve kurumun adını Ereğli Kömürleri İşletmesi (EKİ) olarak tanımlamıştır. Ereğlililer işçi ve memur olarak Kandilli’de çalışmışlar şehrin ekonomisine önemli katkılar sağlamışlardır.

14 Mayıs 1950 ülkemiz ve kentimizin için çok önemli bir tarih olmuştur. 27 yıldır tek başına ülkeyi yöneten CHP seçimleri kaybetmiş ve iktidarı Demokrat Parti’ye (DP) bırakmıştır. İkinci Dünya Savaşı bitmiş ama soğuk savaş başlamıştır. Türkiye ABD safında yer tutmuştur. Türkiye’yi kazanmak ve kendisine bağlamak için çaba harcayan ABD Başkanı Ayzınhavır Cumhurbaşkanı Celal Bayar’la Başbakan Adnan Menderes’i ülkesine davet etmiştir. Bayar uzun süre Amerika’da gezdirilmiş ve çok etkilenmiştir. “Küçük Amerika olacağız” cümlesi o günlerin modası olmuştur. ABD Başkanı, ziyaretin son gecesi Bayar’dan isteklerini sormuştur. Bayar, tüm Orta Doğu’ya hitap eden bir üniversite ile ABD ağır sanayisinin bir örneğinin Türkiye’de kurulmasını istemiştir. Bugünkü Orta Doğu Teknik Üniversitesi (ODTÜ) ile Ereğli Demir Çelik Fabrikalarının (ERDEMİR) tohumları o gece atılmıştır! Fabrikanın yapımı yıllar almış ve ERDEMİR 1965 yılında üretime geçmiştir. Bu iki kurum ironik biçimde uzun süre sol anlayışın simgesi olmuşlardır. Kömür üretiminin başladığı 1848 ile demir-çelik üretimim başladığı 1965 tarihleri Ereğli’nin künyesi olmuştur.

***

Gelelim kitabın konusuna… Çocukluğumdan başlayıp gençliğime uzanan dönem 1950’li yıllarda başlar. Ayrıca bu yıllar Ereğli için kömür döneminin sonu sayılabilir. Daha doğrusu yeni enerji kaynaklarının bulunması kömürün önemini azaltmıştır. 1965’te ERDEMİR’in üretime geçmesi ise demir döneminin başlangıcıdır. Özetle 1950 ile 1970 arası bu kitabın ana konusudur.

1950’li yıllarda Ereğli müthiş güzel bir balıkçı kasabasıydı. Nuri Öztürk’ün Ereğli’yi “Kasaba” diye tanımlaması bu nedenledir. Karadeniz’in güneyinde kalan tek yerleşim yeridir Ereğli. Batıda kıyıya dik inen Baba Burnu ve ucunda CHP iktidarının son eserlerinden biri olan mendirek poyrazın ve dalgaların hızını kesiyordu. Burnun önünden içeri giren deniz geniş bir koy ve güvenli bir liman oluşturuyordu. Kasabayı çevreleyen yüksekliği 250 metreyi geçmeyen tepeler, kıyıdaki kumsal ve koylara bazen alçalarak bazen dik olarak iniyordu. Göztepe’nin arkasında başlayan Uzunkum plajı ilerdeki Gülüç Irmağına kadar kilometrelerce uzanıyordu. Bu plaja kara yolu yoktu. Çarşı iskelesinden kalkan motorlu sandallar kişi başına 25 kuruşa dolmuşçuluk yaparlardı. Arkadaki Elma ve Fil tepeleri önünde insanı büyüleyen bir güzellik karşılardı. Dipteki kumun kıvrımlarının göründüğü tertemiz suya girip metrelerce yürürdük. Su bir türlü boyumuzu aşmazdı. Kasabaya yukardan bakan Çeş Tepe ve Kale Tepesi ile bir kartal yuvasını andıran Göztepe eteklerindeki deniz Ereğli’yi tarihin her döneminde çekici bir merkeze dönüştürmüştü. Göztepe’nin üstünde ilk İslâm misyonerlerinin mezarları bulunuyordu. Herekleia Pontika’yı denizden ve karadan surlar kuşatıyordu. Helenistik, Roma, Bizans ve Osmanlı dönemlerinde önemini koruyan bu surlar eski uygarlıkların izlerini taşıyorlardı. Sur kapılarının Osmanlı egemenliği sırasındaki adları hâlâ geçerliydi. Şehir meydanına açılan Kaneri Kapısı, Azim Konserve fabrikasının yanındaki At Kapısı, Yeni Mahalleye geçit veren Kız Kapısı gibi. Kasaba merkezini vapurların demirlediği limana bağlayan yolun adı Yalı Caddesiydi. Cadde denizden yükselen surların hemen üstündeydi. Evler sağ taraftaydı. Ahşap ve taş kullanılarak özenle inşa edilmişti ve çok güzellerdi; manzaralarına diyecek yoktu. Çarşıdan Orta Camiye giden ve önündeki Dikili yokuşunu aşarak Kız Kapısına ulaşan yolun adı da Dikili Caddesiydi. Kasabada Yalı ve Dikili Caddelerinden başka ana cadde yoktu! Kasabanın yetiştirdiği büyük ressam Osman Oral’ın o günleri yansıtan tabloları tam bir şaheserdir ve günümüze ışık tutmaktadır.

Kasabaya yakın köylerde yetiştirilen kıpkırmızı, mis gibi kokan Osmanlı çileği Ereğli’nin simgesi olmuştu. Çilek mevsiminde Çarşı iskelesinin iki yanına bordalayan yüzer tonluk çektirmeler çilek sepetlerini yükler ve İstanbul’a götürürlerdi. Daha sonra takaların Zonguldak seferi başlardı. Pazaryeri, iskele çevresi ve At Kapısındaki Azim konserve fabrikasından etrafa buram buram çilek kokusu yayılırdı. Yıllar sonra ilçe olan Ereğli’nin bucağı Alaplı’daki kaliteli fındık ve ünlü siyah üzümü köylünün geçim kaynağıydı. Üzüm küfelerle motorlara yüklenir ve İstanbul’a gönderilirdi. O tarihte Ereğli’nin yüz otuz köyü vardı. Kasabanın nüfusu yedi bin, köylerle birlikte 55 bindi. Aşağı Beyçayırı’nda kurulan pazarı çok ünlüydü. Genellikle köylü kadınların getirdiği sebze ve meyveler hep taze hem de kaliteliydi. Bugünkü Belediye plajı arkasındaki Mevre’den sandallarla sebze ve meyve gelirdi. Sandalların küreklerini yeşil gözlü, kumral kadınlar çekerlerdi. Kasaba yakınındaki Kemer köyünün pırasası çok ünlüydü. İpek gibi ince marulların bir cinsi de kahverengiydi. Bunlara kara marul denirdi. Kışın zengin fakir her evin sofrasında yeşil soğanla yapılan marul salatası olurdu. Ispanaklar çok lezzetliydi. Yazın tezgâhları “İstanbul Ayşe kadın” cinsi taze fasulye doldururdu. Can eriği, İstanbul dutu, adına burnu kızıl denilen elips biçimindeki kırmızı tatlı erik, taze incir, mis gibi kokan çilek üzümü ekonomik değeri olan meyvelerdi. Bunlar yedi bin nüfusa fazla geldiği için Çarşı iskelesindeki takalarla Zonguldak pazarına gönderilirdi.

Kasabanın bir simgesi de Ereğli pidesiydi. Kavrulmuş kıyma ve soğan karışımı, incecik hamurun üstüne konarak ve daha sonra kapatılarak odun ateşine gönderilirdi. Kıymalı-yumurtalı pide tüketicilere müthiş bir lezzet sunardı. Yuvarlak ve açık peynirli pidesi de ayrı bir türdü. Gelen konuklara mutlaka pide ikram edilirdi. Pazar günleri evlerde ıspanak ilavesiyle yapılan karışım evin erkeği tarafından fırınlara götürülür, fırından çıkınca da soğumadan ev halkına sunulurdu. Buna “Mancarlı pide” denirdi. Ayrıca daha çok Mudurnu ve Gerede’de tuzlu ve yağlı yoğurttan üretilen katı peynir “Keş” adıyla tüketilirdi. Keş, Ereğli ve Ereğlililerin simgesi haline gelmişti. Zonguldak ve ilçelerinde Ereğlilere “Keşçi” unvanı verilmişti!

Karadeniz kıyıları ve açık deniz bugünkünden çok fazla cömertti. İstavrit, hamsi, mezgit, palamut, kalkan, barbunya, tirsi, izmarit, zargana, kefal, levrek, halkın “Balıkların paşası” dediği lüfer ve küçüğü çinekop denizin kasabalılara sunduğu nimetlerdi. Mübadeleden önce Karamanlı Rumların oturduğu Bozhane semti, balıkçıların kahveleri, meyhaneleri ve dükkanlarına ev sahipliği yapıyordu. Kısa süren sağanak yağmurlardan sonra denize dik inen Arnavut kaldırımlı sokaklar güneş çıkınca pırıl pırıl olurdu. İki saat önce tutulan mezgit balıkları defne dalına dizilip 25 kuruşa satılırdı. Akşam karanlık basmadan önce elde kalan mezgitler fakir fukaraya bedava dağıtılırdı.

STANT KURUP YANLARINDA OLDULAR
STANT KURUP YANLARINDA OLDULAR
İçeriği Görüntüle

Bu kadar olanaklı kasaba bir türlü büyümüyor, gelişemiyordu. Nedeni hinterlantı (Art bölge) olmaması kara ile irtibatının bulunmamasıydı. Ereğli Birinci Dünya Savaşında insan gücü ile yapılmış 66 kilometrelik yolla Devrek ilçesine bağlanıyordu. Bunun dışında yol yoktu. Zonguldak merkezine Barbaros ve Ceylan adlı yolcu motorları normal havada üç saatte ulaşırlardı. İstanbul’a da sadece deniz yoluyla gidilebilirdi. Devlet Deniz Yolları’nın (DDY) İstanbul-Cide seferini yapan Anafarta, Tarı, Etrüsk, Tırhan gemileri haftada iki gün Ereğli limanında demirler, indirdikleri merdivene yanaşan sandallar yolcu ve yükleri iskeleye taşırlardı. Yükler içinde Cumhuriyet, Hürriyet, Yeni Sabah, Vatan, Dünya gibi günlük gazetelerle Hayat, Radyo Haftası, Radyo Sesi gibi magazin dergileri vardı. Paketleri gazete bayisi Rıfkı Oğuz ve oğlu Eşref Oğuz açarak yere sıralarlardı. Müşteri ancak üç günlük gazetenin tamamını alabilirdi. Tek günlük satışı yoktu!

***

1961 tarihi kasaba için çok önemliydi. Bu yılda ERDEMİR’in temeli atılmış, Ereğli için ekonomik, sosyolojik yeni bir değişim dönemi başlamıştı. Balıkçı kasabası hızla bir işçi ve sanayi kentine dönüşüyordu. İnşaatlarda çalışmak için dışarıdan gelenlerle boş gezen işsizler sokaklarda, parkta ve upuzun mendirekte yatıyorlardı. Doğu Karadeniz, Güney ve Doğu Anadolu, Çukurova ve yurdun dört bir yanından akın akın gelen insanları alt yapısı yedi bin kişiye göre düzenlenmiş kasabanın kaldırması olası değildi. Kaymakam Ereğli nüfusunu satılan ekmek sayısı ile belirlemeye çalışıyordu. Fabrikanın yapımını ABD (Amerika Birleşil Devletleri) üstlenmişti. Dört kilometre kare alanın önü deniz arkası da Gülüç Irmağıydı. Önce denizle ırmak arasında birkaç milyon tonluk hafriyat gerçekleştirilmişti. Sonunda Elma Tepe ile Fil Tepe haritadan yok olmuşlardı! Fabrika çok ağır makine bölümlerinden oluşacaktı. Toprak zeminin bu kadar ağırlığı taşıması olası değildi. Önce sondajlar yapılmıştı. 1962 yılı Ağustos’unda binlerce işçi metal kazıkları çakmaya başlamıştı. 30 santim çapında, boyları 35 ile 55 metre arasında değişen 14870 kazık çakılmıştı. Toplam uzunlukları 516 kilometreyi buluyordu. İçlerine doldurulan beton miktarı da 30 bin metreküp civarındaydı. ERDEMİR’in yapımını iki ABD firması gerçekleştiriyordu. Morrison-Knudsen kazıkları çakıyor, Foster Wheeler Services de makine ve teçhizat montajını gerçekleştiriyordu. Süleyman Demirel Morrison firmasının Türkiye temsilcisiydi. İlerdeki yıllarda ve siyasal yaşamında kendisine “Morrison Süleyman” denmesi buradan geliyordu. Fabrikanın içindeki 30 kilometrelik demir yolunu Devlet Demir Yolları yapmıştı. Irmak yatağının değiştirilmesi, yeni liman, drenaj ve lojman yapımlarını da çeşitli yerli firmalar gerçekleştiriyordu. ERDEMİR aslında bir fabrikalar bütünüydü. 130 tondan fazla parçalar, 33 metreyi bulan kulelerle, dev tonajlı vapurların Ereğli limanına getirdiği malzemenin kamyonlarla Uzunkum’a taşınması olası değildi. Bu nedenle kasabanın önündeki deniz doldurulmuş, üstüne de demiryolu döşenmişti. Fabrika işletmeye başlayınca demir cevheri, kok kömürü, kireçtaşı gibi binlerce ton ham madde sürekli dışardan getirilecekti. Bunların boşaltılması ve üretilen çeliğin gönderilmesi için 1250 ve 634 metre uzunluğunda iki mendirekle, dev gemilerin yanaşacağı ERDEMİR limanı yapılıyordu. Bu inşaatlarda 11 bin işçi çalışıyordu. 40 vinç, 330 kaynak makinesinin bulunduğu alana yüzlerce kamyon dev karıncalar gibi girip çıkıyordu. Karıncaların su içtiği limana sanki binlerce ton ağırlığında gök taşı düşmüştü! Tsunamiye benzer dalgalar her şeyi altında bırakarak yayılıyordu! “Çileği” ile ünlü kasaba “çeliği” ile ünlü bir sanayi kentine dönüşmenin sancılarını yaşıyordu. Kısa süren sağanaktan sonra denize dik inen ve güneş açınca pırıldayan Arnavut kaldırımlı sokaklar artık antika sayılacaklardı!

İlçeye gelen işsiz çoktu. Ama işe girenler o günün ölçülerine göre iyi para alıyorlardı. Ama bu paranın müşterisi çoktu! Kasabanın sosyal yapısı hızla değişiyordu. İstanbul’da Olimpiya gece kulübünün sahibi Mehmet Bahar Ereğli’de “Tamara Pavyonu” açmıştı. Onu inşaatçı Necati Usta ile lokantacı Musa’nın ortak oldukları “New York” pavyonu izledi. Yalı Caddesinin başladığı yerde saat 23’ten sonra olağanüstü bir canlılık ve hareket görülüyordu. Programdan sonra konsomasyon eve dönüşte de kavga başlıyordu. Şehirdeki kahvehaneler hızla çoğalıyordu. İkinci katlarda çeşitli adlarla kulüpler açılıyor ve buralarda sabaha kadar kumar oynanıyordu.

1960’larda başlayan çarpık kapitalistleşme süreci Ereğli’ye de yansıyordu. Artık köyde ve şehirde tüp gaz yanıyordu. Köy kadınları dağdan getirdikleri odun ve çalı çırpıyla yaktıkları ateşte yemek pişirmekten kurtulmuşlardı. Kasabanın ileri gelen tüccarları hızla tüp gaz, buzdolabı, elektrik süpürgesi, elektrik fırını, çamaşır ve bulaşık makinesi, otomobil lastiği bayiine dönüşmüşlerdi. ERDEMİR çalışmaya başlayınca beyaz eşya, binek otomobili, konserve tenekesi, çeşitli kalınlıklarda yassı mamul ve saç üretecekti. Çarpık da olsa kapitalistleşmenin doğal sonucu tekelleşmeydi. ERDEMİR de bu tekellerin üretecekleri mallara ana madde sağlamak için kurulmuştu. Kapitalistleşmenin bir sonucu da işçi sınıfının sayısal olarak çoğalması ve giderek örgütlenerek gücünü artırmasıydı. Sanayi kentine dönüşen kasaba halkı artık bunun sendikaya, siyasete, spora ve ticarete yansımalarına tanık olacaktı. İlerdeki on yıllarda ise çevre sorunları öne çıkacaktı.

***

Ereğli’nin şansı, diğer sanayi kentleri gibi büyümenin altında kalmaması, kimliğini yitirip bellek kaybına uğramamasıdır. Bugün hâlâ kasabanın izleri yerinde duruyor. Her şeye karşın kasaba gelenekleri çok az da olsa uygulanıyor. Ereğli tarihiyle olan bağını koparmıyor. Onun için parkında merhum Yaman Civan arkadaşımın yaptığı Müdafa-i Hukuk yöneticilerinin büstleri var. Kasabanın unutulmaz kaymakamı Jön Türk Tunalı Hilmi’nin anıtı var. Alemdar gemisinin tıpkısı müze olarak ziyaretçilere açık.

Nuri Öztürk çok önemli bir hizmet yapıyor. Abartarak söylemiyorum. Ereğli’nin bellek kaybına uğrayıp kimliğini yitirme tehlikesine karşı inanılmaz bir savaşım veriyor. Bu savaşım yazın yoluyla ve müthiş bir ustalıkla gerçekleşiyor. Yayın yaşamımız onun kitaplarıyla zenginleşiyor. Benim gibi kasaba sevdalılarının da zaman zaman gözlerini yaşartıyor. Okuyunca bana hak vereceğinizden eminim. Kasabayı merak eden genç kuşaklara, yakın tarih üzerinde çalışanlara, sosyal değişimi izleyenlere ve memleket çocuklarına iyi okumalar diliyorum.

014-2

Muhabir: Tuncay Tokay