Gazetenizde kireçlik ile ilgili yazıyı görünce, orada çocukluğu geçmiş biri olarak çok etkilendim ve bu efsaneyi ben anlatabilirim dedim. Bir  yer düşünün;4-5km uzunluğunda sahili olan altın sarısı kuma sahip, tertemiz denizi olan, yosun kokulu kıyısında rahatça sere serpe uzanabileceğin, lağım suları karışmayan, masmavi Karadeniz sularında bir yaz günü serinliyorsunuz. Allah buraya öyle cömert davranmış ki; üç tarafı yüksek dağlarla çevrilmiş, bu dağlarda aradığın her ağaç var. Buz gibi içme suyu akan tertemiz mağaraları olan bir vadi. Her yere nasip olmayan yeşili, mavisi, sarı renkleri mevcut, nadir koylardan biri.

Bu sayfiye yerinde taş kömüründe çalışan 20–30 kadar aile ikamet ederdi. O zaman E.K.İ adı altında çalışanlara her imkân sağlanırdı. Bu küçücük yerde yaşayanların her türlü sosyal ihtiyaçları karşılanırdı. Kendilerine ait sineması, ekonoması (market), sağlık ocağı, misafirhane, çocuk parkları, kuaförü, gençler için spor etkinlik sahaları vardı. Yakın köylerde ilkokullar açılmıştı ama Kireçlik’te ikamet eden ailelerin çocukları eğitim görmek için E.K.İ servis araçları ile Kandilli’ye  E.K .İ  ARMUTÇUK ÖZEL İLKOKULU ve ORTAOKULUNA giderlerdi. Kandilli anlatmakla bitmez, orası ayrı bir efsane, uzun yıllar orada yaşayan biri olarak KandİLLİ’Yİ de ayrıca anlatmak istiyorum. Özel yayla ilköğretim okulumuz mükemmeldi. Öğrenci için her türlü imkânlar vardı. Hatta fazlası bile vardı. Şimdiki adı Kandilli Madenciler İlköğretim Okulu. Bu okulumuzu ayrıntıları ile kandilliyi anlatırken yazmak istiyorum.

Kireçliye üç yoldan ulaşılırdı. Biri Zonguldak Kandilli arası ana yoldan (Ereğli’ye Kandilli’den geçerek gidilirdi) saparak, Ballıca köyünden inilirdi, diğeri Bayat köyünden, birde deniz yoluyla büyük motor veyahut kayıklarla ulaşılırdı. Çok hareketli bir yerdi. Yerli ve yabancı turistlerin gelirdi. İnsanlar buraya yazın denize girmek, kafa dinlemek, manzara seyretmek, balık tutmak için, kışın ise av yapmak için gelirlerdi. Sahilde iki tane iskele vardı. Büyüğüne çok büyük balıkçı motorları ve kömür nakliye motorları yanaşırdı. O kadar çok kömür çıkardı ki motorun biri gelir öbürü giderdi. Küçük iskeleye kayıklar yanaşır insanlar Kireçlikçi gezer sonra dönerlerdi. İki tane mağarası vardı. Biri çok meşhurdu. Adına gemiciler EMİCE koymuşlar. Genellikle balıkçı gemilerin kaptanları Karadenizli olmaları sebebiyle Emice, amca anlamında kullanıldığından ismi öyle kalmış. Emice de buz gibi su akardı. Balıkçılar azgın kara denizin dalgalarından korunmak için bu mağaraya sığınırlar bazen günlerce burada kalırlardı. Kayalardan balık tutan insanlar, midye toplayanlar hemen orada mangalını yakar, pişirir yerlerdi.

Hani insanın çocukluğunda unutamadığı, yaşamı boyunca ara sıra gözünün önüne geldiği anılar vardır ya. Bunlardan birini, ben Kireçlik de yaşadım. O gün benim ve kireçli halkı için kapkara bir gündü. Kuyunun, yani kömür çıkan yerin etrafında ambulansların biri geliyor diğeri o meşhur acı sesini çıkarak gidiyordu. Mahşer gibi kalabalık, çığlık sesleri, saçını başını yerden yere vuran kadınlar. Tanrım hatırladıkça hala ürperiyorum ve kâbus görüyorum sanmıştım. O güne kadar bir tane cenaze bile görmeyen ben, cesetler asansörle peş peşe çıkarılırken şaşkına döndüm, donup kaldım. Bizi olay yerine sokmadılar tabii, olan bitene çok uzaktan baktık. Buna rağmen dayanılacak gibi değildi. Olay ne? GRİZO PATLAMASI. Babam rahmetli bize bu konularda bilgi verirdi ama böylesini tahmin bile etmek çok zordu. Benim babam ocağa girmezdi, dışarıda şefti ama her ocağa giren işçi arkadaşı için dua ederdi. Derdi ki; onların kazandığı her kuruş helaldir. Bazen yüz üstü sürünerek kömüre ulaşır ve kazma ile kömür çıkarırlarmış. Düşünmesi bile felaket. Aynı olayı çok yakın tarihte 17 Mayıs 2010 karadın bölgesinde yaşadık.30 vatandaşımızı kaybettik. Hala ikisinin cesedi bile bulunamadı, yazık. Çilekeş bir bölgede büyüdük. Bizler böyle acıları gördükçe, okuma hırsımız arttı. O dönemde yetişen gençlerden çoğunluğu, kızlar öğretmen, erkekler ise mühendis olmak isterlerdi. Bizler çok şanslıydık. Çünkü temel eğitimizi en iyi okulda, en iyi yetişmiş, seçkin öğretmenlerden almıştık. Çoğumuz yüksek tahsil yaparak, kendi memleketimize hizmet vermek için döndük. Ben hep olmak istediğim yerlerde görev yaptım ve emeğimi gençlerden yana kullandım. Yetiştirdiğim o fidanların meyvelerini verdiğini görmek tüm yorgunluklarımı alıp götürmektedir.

Uzun yıllardan sonra Kireçlik’e gittiğimde manzara korkunçtu.Uzaktan Kireçlik’in sürekli küçüldüğünü, işçilerin azaldığını, oranın artık kapatılacağını tabiî ki duyuyordum ama böylesini hiç düşünmemiştim. Ulaşım tıkanmış, üç yoldan ulaşılan Kireçlik’e sadece Bayat köyünden arabanın altını taşlara vura vura inebiliyorsun. Kireçlik’e zor güç ulaştığında korkunç bir sessizlik olduğunu, o güzelim evlerin yok olduğunu, ortalıkta bir kişinin bile dolaştığını göremiyorsunuz. Tesis adına bir şey kalmamış. Sadece martıların sesleri ve denizin dalga seslerini duyuyorsunuz. Ama buna rağmen muhteşem dağ manzaraları eskisinde de güzel tüm ihtişamlığı ile karşınızda duruyor. İnsanın burada şair ve yazarlık duyguları kabarıyor. Düşündüm bir an; böylesine el değmemiş, tertemiz deniz, muhteşem Karadeniz dağlarına sahip oksijen deposu olan bu koy neden bom boş? İnsanlarımız denize girmek için kilometrelerce uzaklıkta cehennem sıcaklığı olan yerlere gidiyorlar ve dünyanın masrafını yapıyorlar. Oysa Kireçli hemen yanı başımızda duruyor. Ama gidilemiyor. Ulaşım  yok, tesis yok, unutulmuş bir kenara bırakılmış  mücevher. Bu mücevheri artık işleyerek parlatmamızın zamanı geldi diye düşünüyorum. Ereğli’mizin yöneticileri ve önde gelenleri bir zamanlar Kandilli’ye bağlı olarak çalışan bu güzelim yeri insanların hizmetine, kirletmeden sunma zamanıdır. Temennim Kireçlik gene eski o güzelliklerine kavuşur. Orada çocukluğu geçmiş biri olarak keşke benim de yapabileceğim bir şeyler olabilse.