Tarih 3 Mart 1992 ve saatler 19.45’i gösteriyordu ve ben akşam yemeğimi yiyordum. Tam o saatte telefon çaldı. Telefona baktım. Ağzımda bulunan lokmaları daha yutmamıştım. Kozludan bir arkadaş arıyordu “ Ahmet abi burada büyük bir patlama oldu TTK ‘nın Kuyusundan alev topları yükseldi” deyince ağzımdaki lokmaları yutmakta zorluk çektiğim gibi yuttuğum lokmalarda boğazıma dizildi. Hemen kendimi dışarı attım ve bir taraftan da kendimi yoğun bir telefon trafiği içinde buldum. İşin gerçek yüzünü öğrenebilmek için

TTK’ nın kozlu santralini arıyordum ama sürekli meşguldü. “ Bir taraftan İnşallah bir şey olmamıştır “  derken bir taraftan da geçmişte yaşanan maden kazalarının nasıl olduğunu ve neler doğurabileceği sonuçlarını yakınen bildiğim için olayı gözlerimde canlandırmaya çalışıyordum ki ardı ardına acı acı çalan Ambülânsların siren sesleri bir an olsun nefes aldığımı hissettirdi.( Ha bu arada o zaman Tepebaşı mahallesinde oturduğumu ifade edeyim )

Koşmaya başladım. Yıllardır oturduğum, her sokağını karış karış bildiğim, semtin kısa metrajlı yolları bile koşar adımlarla ilerlememe rağmen bitmek tükenmek bilmiyordu. Nihayetinde nefes nefes’e SSK hastanesinin önüne geldiğimde gördüğüm manzara kazanın boyutlarını anlatmaya yetiyordu.

Ambülânslar peş peşe gidip gelirken bir yandan da kazayı duyan işçi yakınları oluk oluk Hastaneye akın ediyorlardı. Hastanenin önü adeta mahşer günü gibiydi. Genci, yaşlısı, gözlerinden sicim gibi akan yaşlı ve meraklı gözlerle olup bitenlerden haberdar olmak istiyorlardı.

Ne yalan söyleyeyim gördüğüm manzara karşısında bende gözyaşlarımı tutamadım. Elinden oyuncağı alınmış bir çocuk gibi bir kenara çekildim bir yandan ağlıyor bir yandan da gözyaşımı siliyordum. Bir süre sonra toparlandım ve görevimi yapmam gerektiğini düşünerek onca kalabalığın içinden itiş-kakış yetkililerden bilgi almaya çalışıyordum.

Ambülânslardan çıkan işçilerin çoğu ölüydü ve yüzleri simsiyah kömür tozu ile kaplanmış, patlamanın etkisi ile yüzleri tanınamayacak bir halde yanıktı.

Bir taraftan fotoğraf çekmeye çalışırken diğer taraftan da yaşanan manzara karşısında makinenin hangi kare üzerinde olmasını ve deklanşöre basman gerektiğine bir türlü karar veremiyordum. Çünkü her kare ayrı haberdi ayrı anlam taşıyordu. Hastane Acil servisi önünde ne kadar süre kaldığımı hatırlamıyorum ama ambülânslarla gelenlerin hepsi eksi idi yani ölüydüler.

Hastaneye o zamanın Çaycuma Belediye başkanı Orhan yardımcı makam arabası ile geldi. O da gördüğü manzara karşısında adeta şok olmuş bir mumya halini almıştı. Arabasının hemen yanında duygulu anlar yaşadığı gözünden süzülen yaşlardan belliydi. Hemen yanına gittim bir iki cümleden sonra kazanın olduğu bölgeye yani Kozlu’ya gideceğini belirterek “Haydi Ahmet bey beraber gidelim” dedi. Onun arabasına binerek Kozlu baca ağzına vardık. Orası ana baba günüydü. Herkes telaş içinde bir o tarafa bir bu tarafa koşuşturmalar vardı. Aslında hiç kimse nereye gittiğini bilmiyor gibiydi. Çok kısa zamanda Zonguldak adeta “Baca Ağzına” yığılmıştı. Bu kadar kalabalık karşısında güvenlik güçlerinin aldığı önlem bile yetersizdi. Zaten Güvenlik güçleri de ne yapabilirdi ki? Herkes can derdine düşmüş ocak’taki yakınından haberdar olmaya çalışıyordu. Hiçbir yetkili çıkıp da şöyle ya da böyle demiyor, diyemiyordu. Belirli aralıklarla gün yüzüne çıkan kurtarma ekiplerinin hallerine bakılırsa Ocak hala yanıyordu kaybın büyük olacağı sinyallerini hareketleriyle belli ediyorlardı.

Herkes gibi bende sabahladım orada. Kuyu başında feryatlar, gözyaşları dinmek bilmiyor ve aksine daha da artıyordu. Tabi bu arada kopan feryatlar da yürekleri parçalıyordu

 

 

 

SIRA SIRA TABUTLAR

 

Zonguldak’taki hastanelerin morgları madenci cesetleri ile dolup taşmıştı. Onları bekletmek olmazdı. Kimlikleri tespit edilenler köylerine gönderilmeliydi ve öyle de yapıldı. Önce Törenler ve ardında da Bayraklara sarılı tabutlar cenaze arabalarına konularak köylerine gönderildi. O manzara karşısında yıkılmamak, Kömüre lanet okumamak elden bile değildi. Ne yazık ki Zonguldak’ın kaderi bu idi. Madencinin alın yazısıydı ve istenilmeyen alın yazılarından birisi daha gerçekleşmişti. Yüreklere düşen ateş, evlerin bacalarından tüten dumanlardan daha üstün gelmişti.

Zonguldak’ın, Bartın’ın, Karabük’ün tüm köyleri yasa boğulmuş, hemen her evden aynı feryat sesleri geliyordu. Kimisi ‘ Babam ‘ Kimisi ,‘ Kocam’ Kimisi  ‘ Oğlum ‘ kimileri de ‘ Kardeşim’ diye ağlıyor,  ağıtlar yakıyordu. Karnında bebe bekleyen, ağzında emzikli çocuklarını omzunda taşıyan anneler. Saçlarına ak düşmüş yaşlı babalar, dedeler.  Herkes kırmızı beyaz al bayraklara sarılı tabutlara sarılıp sarılıp ağlıyor, ağlaşıyorlardı.

 

Sıra sıra tabutlardı dizilen

Yaşlardı gözlerden süzülen

Gelincik bahçesi değil ki görülen

Yandı yürekler yandı

 

Şeklinde yakılan ağıtlara sanki al bayrağa sarılı tabut içindeki madenciler de şöyle yanıt veriyordu

 

 ”Ciğerlerimizde kömür tozu var

Alnımızda simsiyah akan terimiz var

Grizu patlayınca

Yaradan dan dan başka kimimiz var “

 

 

Hani derler ya ‘ Mezar kazıcıları gaddardır. Onlar kendi akrabalarının mezarlarını kazarken bile üzülmezler.’ Aslında Mezarları kazan kişilerin gözyaşlarına şahit oldum ben. Evindeki ekmek parasını madende kazananların, Evlatlarını, kocasını, kardeşini,  yavuklusunu grizuda kaybedenlerin, yürekleri yananlara şahit oldum ben.