MUZAFFER GÜLÇE (CAMPİ)
Biliyorsun ben Eskişehir’liyim diye söze başladı,
Babamın, Doktorlar caddesinde manav dükkânı vardı. Eskişehir’in oldukça önemli merkezi bir yeridir, geleni gideni boldur, hareketli bir caddedir.
Çok varlıklı bir aile olmasak da maddi durumumuz iyiydi.
13 -14 yaşlarında mahallemizin takımı Işık Spor da futbol oynardım, çok hareketliydim hani ele avuca sığmıyor derler ya biraz öyleydim. Evden dükkâna bisikletle gider gelirdim, hem bisiklet sürerdim hem de ayaklarımla leblebi sektirirdim.
Mahalleden bir abimiz vardı Işık Spor da yöneticilik yapıyordu. Futbol topuyla neler yaptığımı, bisiklet sürerken neler yaptığımı görüyordu.
Bir gün, sen ne canlı, ne heyecanlı, sevimli bir çocuksun, Canpi gibisin dedi.
Bunu mahallenin çocukları da duydu, kulaktan kulağa, dilden dile yayıldı üzerime yapışıp kaldı. Canpi aşağı Campi yukarı, esas adım unutuldu gitti. Kimse beni ismimle tanımaz oldu.
İş o hale gelmiş ki, Askerde bile ismiyle çağıran olmamış.

Mahalle takımında, arkadaşıyla
Çok öncelerde, yurdun her tarafından, önce kömür ocaklarına, sonrasında fabrikaya iş için aş için yoğun göçler olmuştu.
İşte, o yıllarda fabrikada çalışmak için kasabaya gelerek iş aş beklide bir aile sahibi olmanın hayalini kuranlarla birlikte,
Kasabanın değişen ve çok daha da fazla değişecek sosyo-ekonomik durumunu önceden fark ederek ticaret yapmak için gelenler de olmuştu.
Bunların dışında kasabanın yolunu tutan birileri daha vardı.
Gerçi sayıları ancak bir, bilemedin iki elin parmakları kadardı ama gelenlerin içerisinde en tanınır olanlar, daha fazla bilinir olanlar, güncel tabirle söylersek en popüler olanları onlardı.
Futbolcular.
Fabrikanın o zamanki yöneticileri, aydın çağdaş sosyal yaşama önem veren sorumluluk sahibi insanlardı.
Hatta bu yöneticiler, kasabalının o günlere kadar yalnızca gazetelerde gördüğü, birilerinden duyduğu, ama yabancısı olduğu bazı spor faaliyetlerinin kasabaya taşınmasında kasabalı ile tanışmasında oldukça etkili olmuşlardır.
İşe, önce fabrikanın ismini taşıyan bir futbol takımı kurarak başladılar. O günlerin kasabasına göre bir iki gömlek büyük gelen yarı profosyenel bir futbol takımı kurdular.
Kasabanın iyi futbol oynayan oyuncularını kendi bünyelerine katmakla yetinmediler dışarıdan getirdikleri kalburüstü futbolcularla takımın omurgasını güçlendirdiler,
Erdemir Spor’u yenilmez arma yaptılar.
………….....
Muzaffer Gülçe, namı diğer Campi
O yıllarda kasabaya dışarıdan gelen futbolcuların içinde en yeteneklilerinden birisi olmasının yanı sıra, sakinliğiyle, efendiliği ile taraflı tarafsız tüm kasabalının takdirini sempatisini kazanmıştı.
Kasaba deyince Ereğli deyince biraz hüzünlenip duygulanıyor, çoğu zamanda gözlerinin içi parlıyor.
İyisiyle kötüsüyle yaşamının en kıymetli 25-26 yılını kasabada geçirdiğini söylüyor.Belki doğma büyüme kasabalı değil ama kasabada yaşadıklarından, hatıralarından, dostlarından, arkadaşlarından söz ederken, kendisini kasabanın bir ferdi, bir sevdalısı, bir evladı olarak hissettiğini anlıyorsunuz.
O günlere dönüyor, yolunun kasabaya nasıl ve ne sebepten düştüğünü anlatıyor.
70 li yılların başında, askere giderken Eskişehirspor’un amatör futbolcusuydum. O zaman profesyonel takımlar bünyelerinde amatör futbolcu bulundurabiliyorlardı.
Askerliğimi yapıp döndüm, tekrar Eskişehirspor’la idmanlara çıkmaya başladım, 20-21 yaşlarındayım tanınmaya başlanmıştım, birçok kulübün de benimle ilgilendiğini duyuyordum.
O yıllar Eskişehirspor’un altın yılları.
Gazeteler, spor yazarları Kırmızı şimşekler, Anadolu Yıldızı ismini takmışlardı. Ülkenin en önemli futbol kulüplerinden birisi olmuştu, marka haline gelmişti.
Takımın başına hoca olarak Galatasaray’ı şampiyon yapan Kaloperoviç gelmişti. Benimle de bayağı ilgileniyordu, Yardımcısı Rahmetli Galip hoca’ya benim için, bunu hemen profoyenel yapın, demiş.
Şartlar konuşuldu hazırlıklar yapıldı, bir sonraki gün imza atmak için anlaştık.
Yarınsı günü idmana çıktım, idmandan sonra profesyonel olmak için imza atacaktım, heyecanlıydım.

Eskişehirspor’da
İdman sırasında tribünde, Eskişehirspor genç takımıyla Türkiye şampiyonu olduğumuz da hocalığımızı yapan Mehmet Dülger’i gördüm. Lakabı Agop Mehmet’tir. Eskişehir de sevilen sayılan önemli bir futbol adamıdır. Yanında sonradan tanıdığım Erdemir’den Vedat Baturay ve Aydın Güngör de vardı.
Agop Mehmet, seni almaya geldik, Erdemirspor’a götüreceğiz dedi,
Hocam ben bugün sözleşme imzalayacaktım, dedim
İşte, Erdemir gibi bir yerde çalışıyor gözükeceksin, önemli bir müessese takımında oynayacaksın, şöyle olacak böyle olacak, senin için de çok iyi olacak, sürekli bir gelirin olacak gibi birçok şey söylediler.
Daha gençsin bir iki sene bizde oyna tekrar dönersin, dediler.
Kafam karmakarışık oldu.
Beni de Eskişehirspor’un yöneticilerini de ikna ettiler.
………………..
1973 yılında kasaba küçük bir yer.
Erdemir de öyle, üretim sahasının yanında plajı var, az ilerisinde havaalanı var şimdiyle mukayese edilmeyecek kadar küçük bir tesis.
Kasabaya geldiğinde, dikkatini ilk çeken şey Devrek yol ayrımı veya İstanbul yol ayrımı yakınlarındaki kasabanın isminin altında yazan nüfusu olmuş, zaten şehir de oradan itibaren başlıyordu, dedi.
Zaman geçtikçe kasabaya alışmaya, kasabayı sevmeye başladığını hissediyor.
Erdemir de çalışıyor gözüküyor ama işyerinin nerede olduğunu bile bilmiyor.
Maç günleri dışında vaktini, idmanda lojmanda futbol sahasının etrafındaki sosyal tesislerde arkadaşlarıyla sohbet ederek geçiriyor.
Zamanla bazı şeyler dikkatini çekmeye, fazlasıyla da garibine gitmeye başlıyor.
Erdemir’in sinemasına, restoranlarına, sosyal tesislerine, şehir halkının sokulmadığını görüyor. Plajına bile fabrika mensubu olmayan kişilerin alınmadığını, kapılarındaki görevlilerin kimlik tespiti yaparak bazı insanları geri çevirdikleri şaşkınlıkla izliyor.
Bağlıktaki, Göztepe’deki fabrika Lojmanları’nda ikamet eden, oralarda oturanlarla, şehrin içinde yaşayıp fabrikayla işi olmayanların, çok farklı yaşamlar sürdürdüklerini görüyor.
Küçücük kasabada neredeyse iki ayrı dünyanın insanları yaşıyordu, diyor
Arkadaşları, çok fazla aşağıya (çarşıya) inme, oralarda fazla dolaşma Ereğlispor’lular vardır, aramızda büyük rekabet var, bizden hoşlanmazlar seni rahatsız ederler, diye uyarıyorlar.
Ama ben pek dinlemezdim, devamlı Kel Tahsin’in oradan Çınar Altına kadar gider gelirdim, zamanla çarşı içinde de gezinmeye başladım kimse de bir şey demedi hiç bir şey de yapmadılar, diyor.
Erdemirspor zaten güçlü bir takımdı, Campi’nin takıma katılmasının farkı hemen kendini belli etmişti, futbol takımının gücüne güç katmıştı. Zonguldak Amatör Futbol Şampiyonluğundan sonra, Türkiye Amatör Futbol Şampiyonluğunu kazandılar. Türkiye Kupası maçlarında büyük başarılar elde ettiler.

Erdemirspor’ da
Bir zaman sonra hiçbir şey sonsuza kadar aynı kalmaz kuralı burada da kendini hatırlatmıştı.
İşler bozulmaya, şampiyon takımın gücü zayıflamaya, şampiyonluklar başarılar geride kalmaya başlamıştı.
Tahtın yeni sahibi kasabanın takımı Ereğlispor olmuştu.
Hal böyle olunca, kendisine fabrika içinde, bir yer göstermişler, burada çalışacaksın, demişler,
Ben futboldan başka bir şeyden anlamam, diyor, direniyor.
O zaman genç takım futbolcularını çalıştır, diyorlar,
Yine futbol sahasında, onun civarındaki sosyal tesislerde vakit geçirmeye başlıyor, genç yaşında genç futbolcu adaylarının hocası oluyor.
Henüz 24-25 yaşlarında; öyle fabrikada, sahada nasıl çalışır falan bilmiyor. Bir gün fabrikaya, gidiyor. Açık alanda boru sahasında arkadaşlarınla sohbet ediyor,
Vinçle büyük ağır boruları yukarıya kaldırmışlar, nasıl olduysa halat çözülüyor o ağır demirler 3-5 cm başının yanımdan geçip yere düşüyor.
Ölümden dönüyor, çok korkuyor.
Neredeyse ölecektim. Şans eseri kurtuldum, bir daha bırak fabrikanın içine girmeyi, kapısının önünden bile geçmedim diyor.
Sezon öncesi, Boluspor Aladağlarda kampa girmiş.
Boluspor’un hocası Galip Hoca’yı Eskişehir’den tanıyor. Sık sık görüşüyorlar. Israrla Boluspor’a gelmesini istiyor. Kimseye haber vermeden gidiyor, kampa katılıyor. Bir ay, kırk gün kampta kalıyor işe gitmiyor, ama fabrikadan maaşını da almaya devam ediyor.
Kimsede, nerdesin, işe neden gelmiyorsun? diye arayıp sormuyor.
Aladağlar kampında Boluspor’la idmanlara çıkarken saha kenarında Ereğlispor’lu yöneticileri görüyor.
Koca Usta, Erinç Özdamar, Terzi Yılmaz,
Seni Ereğlispor’a götürmeye geldik, diyorlar.
O günlerde birinci lige çıkan Balıkesirspor, kampına katıldığı birinci ligin güçlü takımı Boluspor, önemli bir iki takım daha, bize gel diye haber gönderiyorlarmış.
Erinç Özdamar fabrikada önemli bir pozisyonda müdür.
Seni benim departmana alacağım, öyle saha içinde falan çalışmayacaksın diyor. Bir miktar para da öneriyorlar.
Sonuçta, kamptan eşyalarını toplayıp ikinci kez kasabanın yolunu tutuyor.
O zaman anladım, diyor. Ben Ereğli’yi gerçekten seviyormuşum.
Sesine bir neşe geldi, tekrar yaşıyormuşçasına anlatmaya başladı.
Ereğlispor da çok iyi günlerimiz oldu, şampiyonluklar yaşadık, kasabalı mutlu oldu, biz de mutlu olduk. O zamanlar başkaydı, çarşıda elimizi cebimize attırmazlardı. Kasabalı, takımın futbolcularını kendi evlatları gibi sahiplenmişti, Benim için çok özel çok keyifli zamanlardı, dedi.

Ereğlispor
Merak edenler muhakkak olacaktır.
Bu kadar iyi bir futbolcu, en verimli zamanlarında önemli kulüplerden taliplileri de varken, şan şöhret kapıda beklerken neden kasabaya sıkışıp kalmıştı.
Şimdilerle kıyaslamıyorum ama yetenekleri herkesçe kabul görmüş bir oyuncu, neden ülke çapında bir isim olmanın mücadelesini yapmamıştı.
…………….
Arkadaşlığımızın, abi kardeş ilişkimiz üzerinden 50 yıldan fazla bir zaman geçti. Bir kısmını biliyordum ama tamamını, tüm detaylarıyla en baştan anlatmaya başladı.
Çok eskilere çocukluk yıllarına 13-14 yaşlarına gitti.
Her zaman yaptıkları gibi mahallelerinde yine top oynuyorlarmış, çocukluk heyecanıyla, aslına bakılırsa bilinçsiz bir masumiyetle, olmayacak yerde olmayacak pozisyonda topla röveşata yapıyor. Yere düştüğümde diz kapağımda dayanılmaz bir acı hissediyor.
Hemen yakınlardaki, mahallelinin kırık çıkık işlerinden anladığını sandıkları kadına götürüyorlar. Eşofman’ın altındaki ayak ters dönmüş dizkapağı yerinden çıkmış.
Kadın kendine göre tedavisini yapıyor, dönen diz kapağını yerine yerleştiriyor! Ağrı kesici hap, krem falan derken birkaç gün sonra ağrısı geçiyor veya o öyle hissediyor.
Bu olayı ve fabrikada başını sıyırıp geçerek yere düşen demirleri hatırlıyor, her iki olayı yaşamının en önemli iki dönüm noktası olarak görüyor.
Biraz büyüyünce vücudu biraz daha gelişince her yaptığı idmandan, her oynadığı maçtan sonra ayağındaki ağrılar dayanılmaz hale geliyor. Ayağını kum torbası ve buz torbası ile rahatlatıyor.
Bu durumu neredeyse 45-50 yıl devam ediyor, sosyal yaşantısı yok denecek kadar azalıyor, kendisini manastır yaşamına mahkûm olmuş gibi hissediyor.
Profesörler doktorlar uzmanlar, tedaviler röntgenler filmler iğneler yıllarca sürüyor, çaresini bulamıyorlar.
Sürekli tedavi altında yaşıyor, her fırsatta, doktor doktor, hastana hastane derdine çare arıyor.
1984 yılında yine bir tedavi sırasında kontrollerini yapan doktorun ziyaretine gelen Profesör arkadaşı, olanı biteni uzaktan seyrederken soruyor, evladım sen küçükken diz kapağından falan sakatlandın mı?
Anlatıyor, tesadüfen orada bulunan Prof. Hoca başını iki yana sallıyor, diz kapağı altındaki kıkırdaklar, o zaman yapılan işlemden sebep yanlış kaynamışlar, kireçlenmişler bu yaştan sonra oranın tedavisi olmaz diyor.
Spor sağlıkçıları, sürekli Menüsküs arıyorlarmış, hiçbir şey bulamıyorlarmış, zaten sıkıntı menüsküsten de değilmiş ki.
Ağır idmanları kaldıramadığından, üst düzey bir takımda oynamayı göze alamadığını, daha da ötesi bazı hocalarını ağrılarına bile inandıramadığını son kez bu kadar detaylı anlattığını söyledi.
1985 yılında artık yeter, futbol topuna uzaktan bakmanın zamanı geldi diyor
Futboldan tamamen kopuyor, zaten az biraz yürüse, ayağını biraz zorlasa, hemen ağrıları başlıyor, dermanını yine buz torbalarında arayıp buluyor.
1998 yılında fabrikada 25 senesini doldurup emekli oluyor, kasabadan ayrılıyor.
……………
Ağrıyla sızıyla geçen bunca yılın sonunda, henüz daha birkaç yıl önce, karşıdan karşıya geçerken kendisi gibi yürümekte zorlanan yaşlı bir adamın koluna giriyor. Onun caddeyi karşıdan karşıya geçmesine yardımcı oluyor.
Karşıya geçtiklerinde yaşlı adam kendisini yukarıda aşağıya süzüyor,
Yahu, seninde benden farkın yok ki, senin ayakta sağlam değil, fena sekiyorsun, zorlanıyorsun, ne oldu sana neyin var diyor.
Hem biraz soluklanmak hem de iki laf etmek için olanı biteni kısaca anlatıyor.
Yaşlı adam pür dikkat dinliyor, sözünü bitirince, uzun uzun yüzüne bakıyor, sonra tane tane konuşuyor.
Bak, sana basit bir tedavi söylerim, ama bana söz vermelisin.
Söylediklerimi eksiksiz yapacağına, lafımı dinleyeceğine söz verirsen anlatacağım, yoksa söylemem, diyor.
Baba, sana söz veriyorum, aynen yaparım, anlat diyor.
Yaşlı adam bir müddet konuşmuyor bekliyor, uzun uznn yüzüne bakıyor, ikna oluyor,
Tamam, anlatacağım iyi dinle diyor
Evlat, bildiğimiz çınar ağacının yeşil yaprakları yok mu, onları kaynatacaksın en az kırk gün sabah akşam içeceksin, diyor.
Söz verdin inandım, sözünü tut dediklerimi aynen yap diye tembihliyor.
Şaşkınlıkla adamın yanından ayrılıyor.
Yeminle söylüyorum dediklerini harfiyen, aksatmadan yaptım. Benim için bir mucize oldu. O günden sonra 50 yıldır yanımdan ayıramadığım kum torbasına da buz torbasına da veda ettim.
İnan bana bu dertten, ağrılardan oynayacağım futbolun dörtte üçünü oynayamadım, yıllar yılı neredeyse tek ayakla futbol oynadım, dedi.
…………….
Unutulan ismiyle ilgili bir hatırasını hatırlıyor.
Erdemir’de futbol oynarken, babası kasabaya ziyaretine gelmiş. Göztepe’deki futbol sahası yakınlarında muhabbet eden gençlere yaklaşmış buralarda Muzaffer adında bir futbolcu varmış nerede bulurum diye sormuş.
Amca, bilmiyoruz buralarda o isimde bir futbolcu yok, demişler
Bu sefer de ya ona bir isim takmışlar canpi mi campi mi ne diyorlarmış dediğinde, ya amca öyle söylesene yahu, diyerek babasını koluna girip yanına getirdiklerini gülerek anlatıyor.
Muzaffer Gülçe, nam-ı diğer Campi,
Fırsatını buldukça kasabaya gelmekten büyük keyif alıyor.
Son zamanlarda arkadaşlarla görüşebildiğimiz yer ne yazık ki çoklukla Bozhane Camisi olmaya başladı diyor.
Kasabadan söz açıldığında, konuşmalarından tavırlarından nasıl bir kasaba sevdalısı olduğunu çok net anlayabiliyorsunuz.
Öyle olmasa
Arkadaşlarına dostlarına, hak vaki olduğunda, vakit geldiğinde beni kasabaya götüreceksiniz, son vazifenizi orada yapacaksınız, vasiyetinde bulunur mu?
Nuri Öztürk /İzmir