Ergenekon ismi verilen ve bazı şüphelilerinin ciddi sayıda askeri mühimmata sahip olduğu ortaya çıkarılan olayda herkesin kafasında çok büyük soru işaretleri var. Örneğin bazı kesimler bu olayın, Atatürkçü düşünceye karşı hükümet / polis ve özel yetkili savcıların bir komplosu olduğunu iddia ederken, bazı kesimlerse tarihin en büyük terör örgütünün ortaya çıkarıldığını savunmakta. Devletin zirvesinde görev almış insanlar bir bir gözaltına alınıyor ve hatta tutuklanıyor. Herkes ağzı açık seyrediyor. Kimse ne olduğunu anlayabilmiş değil. Ancak, asıl üzerinde durmak istediğim konular şunlar: 1-Soruşturma süresinin ve şüphelilerin mahkeme önüne çıkması sürecinin uzunluğu; 2-Kamuoyunun sürekli gözü önünde olan bazı şüphelilerin evlerinin diğer şüphelilere karşı da gerçekleştirilen eş zamanlı operasyonlarla sabaha karşı kolluk tarafından aranması; 3-Operasyonların, basın özgürlüğü zedelenmeden, ancak, insan hakları ve herkes kesinleşmiş bir mahkeme kararı bulunmadığı müddetçe masumdur ilkesi gözetilerek bu çerçevede sürdürülmesi; 4-Teknik takibin ya da telefon dinlemelerin istisnai delil olmaktan çıkıp ana yöntem haline gelmesi; 5-Yargılamanın fiziki koşulları yetersiz duruşma salonunda sürdürülmesi; 6-Siyasilerin, işlerine gelen mahkeme kararlarını alkışlayıp işlerine gelmeyen mahkeme kararlarını kötülemeleri ve hatta bu kararları veren mahkemeleri nerede ise vatan haini ilan etmeleri. Öncelikle, Ergenekon ismi verilen bu olay ya da olguda soruşturmanın uzun sürmesi , sadece bu davaya ya da şüphelilere özgü bir durum değil . Bizim ülkemizde, adli kolluk olmadığından ve iktidara gelen tüm beceriksiz siyasiler bu adli kolluk yapısını kuramadıklarından hem soruşturmalar ve hem de davalar yıllarca sürmekte . Örneğin savcılık tarafından ifadesi önemli görülen bir tanık , soruşturmanın gizli yürütüldüğü bir dosyada aylarca aranmakta , tebligat çıkarılmakta , emniyete / jandarmaya yazı yazılmakta , fakat , aranan bu tanığın , o dosyanın şüphelisi olan şahısla cezaevinde üstelik aynı koğuşta 3-4 aydır hükümlü olarak yattığı aylar sonra ortaya çıkmaktadır. (Bu olay bizzat benim sanık avukatlığı yaptığım bir dosyada başıma geldi).Eğer adli kolluk kurulursa bu süre çok daha kısa olacaktır. Ergenekon ismi verilen soruşturmada , şüphelilerinin çok ünlü kişiler olması ve tahkikatın sürekli basının gözü önünde yürüyor olması sayesinde insanlar soruşturmaların çok uzun sürdüğünü gördüler . Evet , soruşturma neredeyse 1,5 yıl sürdü ve ancak bu sürenin bitiminde kamu davası açıldı. Belirtmek istediğimiz nokta , soruşturma sürecinin uzunluğunun sadece bu soruşturmaya mahsus olmadığı , tüm tahkikatlarda ve özellikle CMK 250. maddesi ile özel olarak görevlendirilmiş savcıların yetkisine giren soruşturma konusu olaylarda bu sıkıntının yaşandığıdır. Fakat , bu sıkıntı soruşturmayı yürüten savcılardan değil , adli yapının bozukluğundan kaynaklanmaktadır . Çözüm de hükümetin elindedir : adli kolluk kurmak . Ne mevcut hükümet ve ne de önceki hükümetler bu konuda bir arpa boyu yol almamıştır. Tartışılan bir diğer konu da kamuoyunun sürekli gözü önünde olan bazı şüphelilerin evlerinin sabaha karşı yapılan polis baskınları ile aranması . Bu olaya getirilen eleştirilerin tamamı bu insanların savcılık tarafından yapılacak bir davet ile de ifade vermeye gelebileceği noktasında birleşmekte . Ancak , dikkat edilmesi gerekmektedir ki , bu operasyonlarla sadece savunma ve ifade tespiti değil , aynı zamanda delillere ulaşmak da amaçlanmakta . Terör suçu ile itham edilen bir kişinin davetiye ile celbi , kimse kusuruma bakmasın ama , bana komik gelmekte. Bazı kişilerin göz altına alındığı ya da alınacağı saatler ve hatta günler öncesinden basın yayın organlarında yer almakta . Basın özgürlüğü , demokrasinin ve çok sesliliğin olmazsa olmazı. Fakat , insan hakları ve "herkes kesinleşmiş bir mahkeme kararı bulunmadığı müddetçe masumdur" ilkesi nazara alındığında , bazı basın organlarının yanlı yayınları ile daha göz altı işlemleri başlar başlamaz şüpheliler kamu oyunun gözünde mahkum edilmekte ve cezası da biçilmektedir. Bu konudaki en büyük sorumluluk basın yayın organlarına düşmektedir. Teknik takip daha dar anlamı ile telefon dinleme sayesinde bir çok terör olayı aydınlatılmakta ve bir çok organize suç örgütü çökertilmektedir. Bu noktada çok önemli bir sorumluluk da hakim ve savcılarımıza düşmekte , özel hayatın gizliliği ve haberleşme özgürlüğü dikkate alınarak telefon dinlemenin son alternatif olarak ve diğer başkaca somut delillerle desteklenerek itibara alınması gerekmektedir. Şu anda 70 milyonluk Türkiye`de belki de cep telefonu kullananların tamamına yakını telefonunun dinleniyor olmasından endişe etmekte . Ergenekon adı verilen olaya / olguya ait soruşturmalardan birisi tamamlandı ve kamu davası açıldı. Ancak , önce , davanın görüleceği duruşma salonu bulunamadı. Sonra da , tespit edilen ve duruşma salonu haline getirilen yer ( Silivri Ceza Evi) `in meşruiyeti tartışıldı. Gerçekten , bu duruşma salonunun meşruiyeti tartışılır bir haldedir ve ileride Türkiye Devleti`nin , başvurulması durumunda , Avrupa İhsan Hakları Mahkemesi nezdinde ciddi biçimde itibarını zedeleme ihtimali bulunmaktadır. Zira , duruşmaların aleni , yani izlemek isteyen herkesin girebilmesine imkan verilecek şekilde , yürütülmesi gerektiği anayasal bir kuraldır. Fakat , söz konusu dava herkesin giremeyeceği , girmenin çok zor ve özel şartlara bağlandığı bir cezaevinin içinde kurulan duruşma salonunda yürütülmektedir. Diğer yandan , basından izlediğimiz kadarı ile , duruşma salonu fiziki olarak yetersizdir. Şu anda yürütülen mevcut soruşturma dosyası ile derdest olan dava dosyası ve Yargıtay`ın bozduğu Danıştay saldırısı davası birleştirildiği takdirde iş iyice içinden çıkılmaz hale gelecektir. Bu konudaki sorumluluk , yeterli ve fiziken elverişli bir duruşma salonu temin etmeyen hükümete aittir. Değinmek istediğim son konu ve işin en vahimi ise , çoğu hukukçu kökenli olan siyasi partilerin temsilcileri işlerine gelen yargı kararlarını yerlere göklere sığdıramamakta ; aynı kişiler işlerine gelmeyen yargı kararları karşısında bu kararları veren mahkemeleri yerin dibine sokmakta ve hatta vatan haini ilan etmektedir. Unutulmamalıdır ki , hakimler önlerine gelen olayda mevcut delillere göre ve vicdani kanaatleri doğrultusunda karar vermektedirler. O yüzden benzer iki olayda iki mahkemeden iki farklı karar çıkabilmektedir. Bu da hakimin takdir yetkisi ile özetlenebilir. Yargının tam bağımsız olması için hükümetler , Hakimler Savcılar Yüksek Kurulu`ndan elini ve vesayetini çekmeli , yargıyı tam bağımsız hale gelmesi için desteklemelidir. Unutmayın ki , yargı herkes için vardır. Yargısına / Yargıcına / Savcısına güven duymayan bir toplumun güvenebileceği hiçbir kurum kalmamış demektir. Yargıya güvenin . O doğruyu bulacaktır. Buna emin olun.