Yaşamı sevmek büyük beceri gerektiriyor. Sırf önemli bir kelam etmek için yazmadım bu tümceyi. Yazmaya oturduğumda öylesine geliverdi kalemimin ucuna. Sevgisiz, bunalımlı, yarınından endişeli, kaderci, kavgacı ?sıfatları alabildiğine çoğaltabilmek olası- insanların oluşturduğu toplumumuz üzerine kafa yoralım istedim. Biz niye böyleyiz? Ne zamandan beri birbirimizden öldüresiye nefret eder olduk? Yaşadığımız coğrafyada geçmişten gelen o ünlü Türk misafirperverliğine, sevgiye, insan severliğe, hoşgörüye ne oldu? Yolda, araçta, iş yerinde suratsızlığımız, öfke saçan bakışlarımız neden? Çevremizdekilerden bir günaydını esirgemek de ne oluyor? Mutlu olmayı, sevinmeyi tümden mi unuttuk? Sporun, sporculuk ahlakının üstüne, şiddetin, yakıp yıkmanın gölgesini düşürenler bizim çocuklarımız mı? Töre adına daha kaç genç kızı kurban vererek seyredeceğiz ülkemde? İşte bu türden sorulardı beynime üşüşüveren. Tamam, küreselleşen gezegenimizde bireycilik, ben merkezcilik ön planda. Gemisini kurtaran kaptan. Güçlü ol, güçlü olamıyorsan güçlüye katıl ki ayakta kalabilesin kuralı geçer akçe. Bunların hepsi güzel de bizim toplumun üstüne biçildiğinde pek şık durmazdı eskiden. Şimdi bakıyorum halkımızın çoğunluğu Avrupa Birliği?ne kimi nedenlerle karşı da olsa, şu küreselleşme, sermaye akımı, tüketim çılgınlığı ve ucuz emek sömürüsü gibi kavramlarla kendisini örtüştürmekte gecikmiyor... İster istemez söylenip duruyorum; nerde kaldı övündüğümüz geleneklerimiz, hak hukuk saygımız, inançlarla pekiştirdiğimiz paylaşımcı yanımız, gösterişten kaçınan alçak gönüllü dindarlığımız. Hak yememe düsturumuz... Aslında modernlikten post modernliğe dönüşüyor 21. Yüzyıl insanı. Yaşam sevincini giderek kaybediyor. Gündelik yaşantının hızına ayak uydurmaya çalışırken kendisine ve çevresine giderek daha da yabancılaşıyor. Teknolojinin obur çarkları arasında çiğnenip yutulduğunun ayırdına varamadan göçüp gidiyor. Toplum Bilimcilerin Çağı diye niteliyorum günümüzü dostlarım. Yanlış ya da doğru şöyle düşünüyorum: bizim toplumumuza titizlikle eğilecek araştırmacılar elde edecekleri verilerle, gelecekte çok önemli yapıtlar ortaya koyacaklar. Bundan kuşkum yok. Bazen yazdıklarınız denetiminizden çıkıyor. Yazı alıp başını bir başka kıyıya vuruyor. Galiba bu kez de böyle olmaya başladı... Gelin fazla uzatmadan, Turgut Uyar?ın Divanından seçtiğim dizelerde soluklanalım ve bir güzelliği paylaşarak sonlayalım yazıyı: ? - ne değişir ? ben kan diye başlamak isterim oysa gülün derdi başkadır lâle bahardan yanadır çiğdem güneşten konu değişir hepsine pekâlâ amma bilirim gülün derdi uydurma kıpkırmızı en çok yakışırken kendine onu değişir lâle mayıs ayıdır mora turuncuya filan boyanır pek güvenmem yabancıdır bakarsın yönü değişir çiğdem cefaya katlanır alışmıştır kendi yeşiline haklıdır bakımsızdır yağmurun durmadan günü değişir hoş olsun bütün verdikleri aldıkları şu çiçeklerin gül susar çiğdem uyanır tüfek başlar konu değişir hep böyle süreceği sanılır bu gül hikayesinin hep böyle sürer gerçi ama bir gün sonu değişir?