Ne dedi o, ne dedi diye üst üste bir iki defa sordu.
Baktı kimse cevap vermiyor, oralı olmuyorlar duymazdan geliyorlar, Kendi sorduğu soruyu kendi cevapladı.
Kolayı va onun, bekle bakam sen bir yere kaybolma, kim acemiymiş az sonra görürüz dedi.
……………
Berber Vicdan aradığı parayı çekmecesinde bulamayınca elini cebine attı, lazım olan parayı çıkarttı, dükkânın önünde oturan Muhtar Remzinin küçük oğlu Seçkin’e uzatıp,
Oğul be, sana zahmet eczaneden bir kutu jilet kapıp geliver. Kılıçlı olacak ha kutusunda kılıç olandan alacan (Wilkinson jilet kutularının üzerinde çatılmış iki kılıç resmi vardı, o yüzden kılıçlı derlerdi.) yanlış alma.
Tam anlatamadığına inanmış olmalı ki.
Olmazsa sen İsmail abi’ ne söyle, o sana verir diye de tembihledi.
Seçkin, Memleket eczanesine doğru yürürken, hem gülüyor hem de söyleniyordu, neyi karıştıracağız ya, sanki yüz marka çeşit çeşit jilet var da.
Haklıydı, bırakın jiletin hazır olanını, üçlü beşli, oynar oynamaz başlıklı tıraş bıçağı çeşitlerini, ancak kutu içinde bir iki marka jiletin olduğu zamanlardı.
Berberler tek bir jileti ikiye böler yarısını usturaya yerleştirirler, diğer yarısını tekrar kutuya koyarlardı, her müşteriye ayrı jilet kullanırlardı. Yani bir jiletle iki kişinin sakal tıraşını yaparlardı.
Berber Vicdan da kutusundan çıkarttığı jileti ikiye bölmüş, usturaya yerleştiriyordu. Kim bilir aynı işi kaçıncı kez yapıyordu. Bir taraftan da her zaman yaptığı gibi kapı önünden, iskele camisinin oralardan geleni geçeni seyrediyordu.
Kırdığı jiletin diğer yarısını kutusuna koyarken, nasıl olduysa jilet işaret parmağını sıyırdı kan akmaya başladı.
Dünya sinemasına çıkan yokuştan aşağıya doğru gelen sinemanın makinisti İkiz bunu gördü. Seçkin’e baş işaretiyle Berber Vicdan’ın eline ne oldu manasında bir hareket yaptı.
Seçkin kısık bir sesle, acemi daha acemi, öğrenecek dedi ama Berber Vicdan konuşmayı duydu,
Dükkânının kapısına yaslanıp konuşmaları dinleyen Tozak Mustafa, tam zamanıdır diyerek ateşin üzerine benzini döküverdi.
Sen ne dedin be, yahu bu laf kavgada bile söylenmez dedi.
Zaten canı bira çekiyordu, fırsat gelmişti, o lafı aldı, evirdi çevirdi, kendisine tavla bilmiyor acemi tavlacı deniliyor kıvamına getirdi.
Acemi ha, tamam be tamam kabul, sen bir yere kaybolma, ben iki dakkada şu sakal tıraşını halledeyim, kimmiş acemi çıksın ortaya, herkes görsün,
Boş boş durma, Bayi Doğan’ın oraya kadar uzanda gel, öyle bedavaya olmaz, acemi ha göreceğiz, dedi.
…………….
O zamanların kasabasında,
Mevsimler, sıralarını sınırlarını iyi bilirlerdi. Özelliklerine sadık kalırlar birbirlerinin aylarından günlerinden çalmazlardı. Bu durum kasabalı tarafından iyi bilinirdi, ona göre giyinilir ona göre evin kapısından dışarıya çıkılırdı.
Kasaba ahalisinin tüm mevsimleri doyasıya sindire sindire yaşadığı o zamanlarda, şimdilerdeki gibi kış günlerinden çıkılıp ilkbaharı hatırlatan bir kaç gün hızlıca geçildikten sonra aniden yaz sıcakları başlamazdı.
Mesela İlkbahar, İlkbahar gibi yaşanırdı.
Cemreler takip edilirdi. Hava’ya suya toprağa düşen cemrelerden sonra mevsimin dönmeye başlayacağı bilinir ona göre hazırlıklar yapılırdı.
İşte o dönemlerde, kasabanın sakinleri, kasabayı her yönüyle doyasıya yaşayan, tüm nimetlerinden ziyadesiyle faydalanan kasaba sevdalıları için zaman çok zor geçerdi.
Onlara göre günler, haftalar geçmek bilmezdi.
Elbette bu durumun bir sebebi vardı.
Kışın soğuk, bazen mart ayının ortalarına kadar sarkan karlı günleri geçip, Nisan Mayıs ayları başladığında, kasabanın çehresi de değişmeye başlardı.
Bağı bahçesi ağacı bol olan kasabanın görünümü, bu günlerle birlikte değişmeye başlardı, evler ağaçların arkalarına, aralarına saklanır, kasabaya her tonu ayrı güzellikte olan yeşil renk hâkim olurdu.
Mart ayından çıkılıp, yarısı yaz yarısı kış denilen Ağustos ayına kadar karada avcılık yasaktı, Av yasaklarına harfiyen uyulurdu.
Denizde balık avlamaya ara verilirdi,
Karpuz kabuğunun denize düşmesine, plaj sezonunun açılmasına, yani Haziranın yarısına kadar da epeyce de bir zaman olmasından sebep.
Kasabanın gençleri, genç kasaba sevdalıları zaman geçirecek yer ararlar, bol bol avarelik yapmaya fırsat bulurlardı.
Kasaba çarşısındaki bazı esnaflar genelde Nisan ayının ortalarından itibaren, havaların ılıklaşmaya başlaması ile dükkân içine sıkıştırdıkları, oturulacak yerleri genelde hasır veya ahşap kaplı alçak taburelerini dükkân içlerinden dışarıya kapı önlerine çıkartmaya başlarlardı.
Soğuk günlerde, kapı önünden geçerken, kapı aralıklarından yapılan ayaküstü hal hatır sormalı kısa sohbetlerin yerini, kapı önlerindeki taburelere oturarak veya ayaküstü oldukça uzun süren muhabbetler alırdı.
Bu günlerle birlikte, çarşının bazı önemli tescillenmiş noktalarında, karşılıklı meydan okumaya (!) ayrılmış merkezlerinde, yüksek sesli bol atışmalı tartışmalı toplantıların sezonu da açılırdı (!)
Toplantılardaki hararetli konuşmaların dozu yükseldikçe, tek seslilikten çok sesliliğe geçilince sesler iyice birbirine karışır, kimin ne söylediği daha da anlaşılmaz hale gelirdi.
Dükkânların önünden gelen geçenlerin de taraf olup, engin tecrübelerini ortaya çıkartmak için kalabalığa katılmasıyla oluşan yığılmalar, sokaklardan geçenlerin yaya trafiğinde tıkanmalara bile neden olabilirdi.
Aslında bu toplantılar, toplanmalar her yerde yapılmazdı, önceden tescillenmiş (!) özel toplanma noktaları vardı.
Mesela, İskele Camisinin önünden, taaa İş Bankasının, Postanenin önüne kadar olan güzergâhta hiçbir iş yerinin önünde bu tip toplantılar yapılmazdı. Postanenin önünden Un Pazarına girdiğinizde sol kolda kalan dükkânların önlerinde de yapılmazdı. Buralarda bu tip kalabalıklara rastlayamazdınız.
Buralardaki işyerlerinin dükkânların önleri bu mücadeleler için nedense yasaklı bölgelerdi.
Bu buluşmaların, toplantıların(!) taraftarların da katılımıyla gerçekleşen yüksek sesli tartışmaların(!) nedeni kasabalının neredeyse tamamının birer usta tavlacı olmasındandı.
Kasabanın her bir ferdi katıksız doğuştan usta tavlacıydı!
…………………
İşte bu dönemlerle birlikte yani tavla mevsimi gelip gün döndüğünde havaların da ısınmaya başlamasıyla birlikte, çarşı içinde yıllar önce tescillenmiş herkesçe kabul edilmiş bazı dükkân önlerindeki merkezlerde sezon açılırdı.
Orta Cami, Akarca taraflarından gelip tarihi Kaneri ağzı kapısından çarşıya adımınızı atar atmaz meselenin tam da içine girdiğinizi hemen anlardınız.
Kaneri Ağzındaki büyük taş duvarların ( Sur kapısı kalıntılarının) dibinde, kasabanın ilk çağdaş kadın hazır giyim mağazası “Kaneri Konfeksiyon” açılmadan önce Berber Metin’in dükkânı vardı.
Bu dükkânın önü, çarşıya ilk girişte önemli bir tavla durağı olarak kabul edilmiş kasabalı tarafında da yetki belgesi ile yetkilendirilmiştir.
O unutulmaz zamanları yaşayan bazı kasaba sevdalılarının gözünün önüne,
Berber Metin’in içeride müşterisini tıraş ederken, birilerinin de dükkânın önünde iddialı bir tavla oyununa tutuşmuş hallerini veya biri koltukta biride kapıda Berber Metinin tavla partisini bitirmesini bekleyen müşterilerinin görüntüsü gelebilir.
Veya aynı anda az ileride
Tam karşıda Uzun Çarşının girişinde, Tekereklerin dükkânının önünde,
Ziraat Bankası çalışanı, kasabanın Necdet Abisi, Necdet Çıtak ile dükkânın küçük ortağı Adnan Pestilci’ nin kıyasıya ama sessiz sakin bir şekilde yaptıkları mücadelenin fotoğrafı canlanabilir.
Hatta Adnan Pestilci ’nin hem pulu kırıp hem de kapı alırken “efendi bu böyle oynanır, anadın mı sen” diyerek rakibine ufaktan bir ayar vermesi de kulaklarda çınlayabilir.
……………………..
Buradan itibaren,
Artık Uzun Çarşıya da girdiğinize göre, önceden bildiğiniz görünce de hiç şaşırmayacağınız bazen sakin sessiz, çoğu zaman tartışmalı atışmalı, kendine has taraftarlarının olduğu özel tezahüratlı toplantı sahnelerine hazırlıklı olduğunuzu kabul ederek.
Henüz iki üç dükkân alt tarafta kırtasiyeci Yakup’un dükkânının önündeki mücadele sizi çarşının içlerine doğru ilerledikçe daha yüksek sesli müsabakalara hazırlıklı olmanız için iyi bir uyarı olacaktır.
Cahit Hoca (Coşkun), oğlum bu zarları tavlanın içine atacaksın ya, sokaktan zar toplamamaktan oyun oynayamıyoruz yahu diye çıkışırken, maçı seyredenler Yakup’un bunu bilerek yaptığını biliyorlardı, çünkü kırtasiyeci Yakup 3-0 mağluptu Hocanın dikkatini dağıtmak istiyordu.
Karşı dükkânın da değilde, üstüne branda gerilmiş çadırında Anamur Hüseyin müşterisinden aldığı parayı sayıp cebine koyarken gözü de tavla oyunundaydı.
Cahit Hocaya verdiği desteği Hoca haklı, zar dediğin tavlanın içine atılır, koca tavlanın içi tutturulamaz mı yahu” diyerek gösterdi.
Az daha aşağıya Şekerci Niyazi’nin oraya geldiğinizde yolun sol çatalı hamam arasından pazaryerine doğru giderken, diğeri Helvacı Hikmetin oraya kadar dümdüz devam ederdi.
Yolun tam karşısında Bayi Necmi’nin dükkânı ile kim bilir kaç senedir Akarca Mahallesinin Muhtarlığını yapan Muhtar Remzi’nin dükkânları sırt sırtaydı. Her iki dükkânın önü çarşının en önemli tavla merkezlerindendir, öyle bilinir.
Okkalının dükkânının veya Bayi Necmi’nin tekel dükkânının önü güneşin açısından sebep müsait olmadığında Muhtar Remzi’nin dükkânının önünde yapılan maçların seyircileri de özel olurdu. Buralardaki müsabakalarda maçın heyecanına, ortamın gerginliğine, seslerin desibel seviyesine göre izleyici sayısında gözle görülür farklılıklar olurdu.
Çarşının her tarafından gelen izleyicileri, taraftarları görürdünüz hatta karşılıklı atışmalara Belediye Reisi Ruhi Cöbekoglu’nun bile gülerek (!) katıldığına şahit olurdunuz da etraftaki bazı dükkânların asık suratlı esnaflarının uzaktan bile oralara baktıklarını göremezdiniz.
Çarşının bazı esnafları nedense gülmeyi, ortak eğlenmeyi neşeli olmayı kendilerine yasaklamışlardı.
Yine bu alanda sokağın diğer tarafında,
Cerrahoğlu Tufan’ın erkek hazır giyim işi yaptığı dükkânının önü ile iki adım aşağısındaki Cıvukların Mehmet’in “Kesim Bakkaliyesi ”nin önü de çarşının kabul görmüş önemli tavla noktalarıydı.
Kasabalı, tavla oynamayı iddialı maçlar yapmayı severdi demiştim.
Parkın içindeki Musa’nın kahvesinde, Un Pazarındaki, Yemeniciler çarşındaki özelliklede Çınar Altındaki kahvehanelerde elbette iddialı tavla partileri yapılırdı oynanırdı ama
Çarşı içindeki dükkânların önlerinde kasabanın namlı tavlacıların yaptıkları maçların şamatası tantanası atışmaları kasaba sevdalıları için ayrı bir eğlence konusu olurdu.
Usta tavlacı olmak, iyi tavla oynamak, zarın da marifetiyle kasabanın nam salmış tavlacıları denilince elbette alt alta bazı isimler sıralanabilir.
Kasabanın o zamanlardaki hal ve gidişinde, çarşısının günlük rutininde olanın bitenin, o günün kasabasında yaşanan sosyoekonomik şartlarının oldukça fazla etkisi vardır.
Standart bir yaşamı tutturmuş kasaba sakinlerinin bir şeyleri yakalamak, yaşamlarında birkaç basamak atlamak gibi bir aceleleri, pek fazla bir heyecanları yoktu. Koşuşturmalı bir hayatın içerisinde hiç olmamışlardı. Bir yerden bir yere giderken, pazar alışverişine veya pazarda işini bitirip evine dönerken çarşı içindeki bir dükkânın önünde durup saatlerce oynanan tavla oyunu seyredebilirlerdi.
Oyun esnasında oynayanlardan veya seyredenlerden en fazla çatladın mı be birader acelen ne, şu parti bitsin bakarız, hallederiz, gideriz gibi sözler duyulurdu.
……………………
İyi, bilirsin şimdi hatırlayacan, 70’li yılların başlarında ülke gündemini de oldukça meşgul eden 70 günden fazla süren bir grev olmuştu dedi.
Gardaşcum, işe gitmeyince vakit de geçmek bilmiyor ki. Vaktimizin çoğunu çarşıda orda burda zor geçirirdik. Senin anlayacağın canımız çok sıkılıyordu, bir iki kişi değiliz ki fabrika neredeyse toptan stop etti, herkes çarşıda avare avere dolaşırdı diye devam etti.
Kahvelerde, Çınar altında, Sahilde, Çarşı içindeki dükkânların önlerinde zaman öldürüyorlar.
Eğlenecek, vakit geçirecek yer arıyorlar.
Kasabada iyi Tavla oynayan, oyun meraklısı olanlar kimlerdi? Diyorum
Kimler yoktu ki, çarşıda her yerde tavla oynanırdı, Numan Çimenoğlu, Nazlı Hafız’ın İlhan Abi, Rıdvan Abi(Çimenoğlu), Bayi Necmi, Sarı Hasan, Muhtar Remzi, Okkalının Erhan, belki bilirsin Berber Seyfi de iyi oynardı ha, dedi.
Herkes birbiriyle oynardı da, bir türlü Hayri (Fotoğrafçı) abiyle, Eşref’i (Gazeteci) karşılıklı oynamaya razı edemezdik.
İkisi de iyi oyuncuydu ama Hayri Abi müthiş zar tutardı. O yüzden pek kimse onunla oynamak istemezdi. Eee Eşref de iyi oyuncuydu ondan aşağı kalmazdı ki. Dedi.
Bir gün, bir pundunu bulup, ikisini masaya oturmaya, karşılıklı oynamaya razı ediyorlar.
Mesele, Çarşı içinde duyulunca haliyle kalabalık bir seyircide toplanıyor.
Merakla sordum,
Eee sonuç ne oldu?
Ne olacak, kavga gürültü, zar tuttun, yanlış oynadın diye diye maç bitmedi yarıda kaldı.
Derin bir iç çekti.
Ne güzel insanlardı be, kavgaları tartışmaları şamataları bile çok güzeldi, dedi
Nuri ÖZTÜRK / Sapanca