Kemal ANADOL

Kanayan yara devam ediyor! Bundan önce defalarca yazdım. Konu, Zafer Havalimanı ve hazineden yani vergilerimizden oluşan milyonlarca lira! 2026 yılına girerken 2025 yılının bilançoları da tek tek ortaya çıkıyor. Buyurun, 8 Ocak 2026 tarihli bir gazete haberi:

CHP Genel Başkan Yardımcısı Deniz Yavuzyılmaz, sosyal medya hesabından yaptığı paylaşımla Zafer Havalimanı’nın 2025 yılında yaptığı zararı açıkladı. Yavuzyılmaz’ın aktardığına göre, garanti edilen yolcu sayısı ile gerçekleşen yolcu sayısı biribirini tutmadı. Hata payı yüzde 97 olarak ölçülürken, Hazine’nin şirkete ödeyeceği tutar ise 340 milyon lira olarak kaydedildi.

Düşünebiliyor musunuz? Bu havalimanı anlaşmasını yap/işlet/devret (YİD) yüklenici şirketi ile devlet adına bir kamu görevlisi imzalıyorlar. Aklı başında bir devlet memuru yüzde 97 hata payı ile sonuçlanacak bir sözleşmeye imza atar mı? Bu imzayı atmak için ya zır cahil veya aptal olmak gerekir ki böyle bir olasılık söz konusu olamaz!

O halde bu imza bilerek ve isteyerek bir irade sonucu sözleşmenin altına konulmuştur. O zaman ortaya çıkan gerçek bu tasarrufun iktidarın bir tercihi sonucu olduğudur. Somut bir örnek olarakbugünlerde TBMM gündeminde olan açlık sınırının altındaki emekli maaşlarına yapılacak zam tartışmasını gösterebiliriz. Siyasal iktidar enflasyonu azdırır gibi sudan gerekçelerle elini sıkı tutar, cimrilik yaparken yüklenici şirkete geçen yıl 340 milyon gibi yüklü bir parayı ödeyebilmektedir! Hiç tartışmasız bu durum açık bir kamu zararıdır. Biraz hesabım biraz zayıftır. Dikkatli okurlarımdan rica ediyorum. 340 milyon lira, açlık sınırı altındaki kaç emekli maaşına zammı karşılar; lütfen hesap etsinler.

Şimdiye kadar hiçbir devlet görevlisi bu imza sahibi devlet memurundan hesap sormadı! Belediyelerin konser harcamalarına kadar dikkatli Cumhuriyet Savcıları da bu olayı resen dikkate almaları gerekirken bugüne kadar herhangibir soruşturmaya tanık olmadık.

İşte şimdi olaya sınıf açısından bakmanın zamanı geldi! Bu uygulama, tarlada zarar eden üreticinin, ateşten bir gömlek giymiş gibi yanan memurun, emeklinin, serbest meslek mensubunun, Bağ-Kur primini ödemekte zorlanan esnafın, sendikaya üye olduğu için kapı önüne konan işçilerin, yerin altında Azraille cebelleşen madencinin, atanmayan öğretmenlerin, mühendis olarak diploma alan ama oto kuryelik yapan mühendislerin vergilerinden oluşan devlet hazinesini emek ve emekçilerden değil, sermayeden yana kullanan bilinçli bir politika ile karşı karşıya olduğumuzu gösteriyor. Bu uygulama, artık birbirine karışan mavi ve beyaz yakalıların, çökertilen orta sınıfın sırtından sermaye sınıfına aktarılan transferden başka bir şey değildir.

Şili’de Milton Fredman’dan başlayan, ABD’de Başkan Reagan’a, oradan İngiltere’ye Başbakan Teçır’a oradan da ülkemizde Özal’a uzanan neoliberal politikanın ta kendisidir. Kaba tabirle vahşi kapitalizmdir! Ama adına liberal solcu denilen bir zamanların “yetmez ama evetçileri” bu çelişkiyi gizlemek, toplumu şaşılaştırmak için etnik, mezhepsel, cinsel çelişkileri öne çıkarmaktadırlar.

Oysa çözüm basittir ve tektir. Emekçilerin örgütlenmesi, yapay çelişkileri bir yana bırakıp sınıf mücadelesi yapmalarıdır. Sınıf mücadelesinin başarıya ulaşması ise ancak antiempeyalist yani tam bağımsızlıkçı, lâik ve demokratik bir Türkiye ortamında olasıdır. Emekçi sınıfların görevi, kendi çıkarını savunurken aynı zamanda evrensel hukukun ve demokrasinin kavgasını da vermektir.

Bilinmelidir ki sosyalizm ancak emek ve hürriyet kavgasının birlikte verildiği bir mücadele sonunda gerçekleşir.