İNSANLIK durumlarından biridir, an gelir kendi içimize döner, geçmişimizle bir tür hesaplaşmaya gireriz. Günü birlik yaşadıklarımızla da. Bu noktada önemli olan, benliğe dönük bir sorgulamaya, irdelemeye ne denli hazır olduğumuz Bunu dürüstçe yapabilecek gücü bulup bulamadığımız. Kendimizi mi kandırıyoruz?  Küçük, küçücük yalanlarla geçiştirip, sözde bir vicdan rahatlaması yaratarak, tuttuğumuz yola devam mı ediyoruz? Elbette; başkalarının bizi nasıl gördüğünü bir yana bırakarak kendimizle yüzleşebilmemiz, içimizdeki öteki beni sorgulayabilmemiz için, cesaret ve kocaman bir yürek de gerekiyor. Bunu becerebildiğimizde yaşamı paylaştığımız kişilere, çevremizdekilere, iş arkadaşlarımıza daha sevecen yaklaşabilmemiz, gözümüzde büyüttüğümüz, kusur bellediğimiz davranışlara kolayca katlanabilmemiz mümkün olabilecek. Böylece olaylara olumlu yaklaşabilen, sorun üreten değil çözüm üretebilen bireyler olarak sürdüreceğiz toplumdaki görevlerimizi.    
Bu bakış açısını toplumun çeşitli katmanları üzerinde uyarlamaya gelince durum pek o denli kolay değil. Toplum vicdanına şırınga edilmiş ulusal bilinç, ırksal üstünlük, vatanseverlik, sınıfsal aidiyet türünden kavramlar çocuk yaşlardan belleklere monte edilmiş bir bütünün parçaları. Büyüdükçe bunlara benlikçilik, emek düşmanlığı, sömürme güdüsü, kazanma hırsı, şöhret gibi anamalcılığın olmazsa olmazı yeni güdüler ekleniyor. Yeni dünya düzeninin politikalarına ayak uydurma çabasında elinden geleni ardına koymayan, halklarına nar şerbeti niyetine kan şurubu içiren kimi ülkelerin, varsıl ülkeler gözünde "gelişmekte olan ülke" kategorisinde kalmalarında, kendileriyle hesaplaşamamış, yüzleşememiş birer toplum olmalarının büyük payı var elbet. Günümüz Türkiye gerçeğine göz attığımızda da siyaseti, askeri, üniversitesi, yargısı ve medyası ile tüm bu kurumların toplumsal barışa hizmet adına, halkın güvenliği ve esenliği adına, insan temel hak ve özgürlükleri adına kendi yüzleşmelerini yapabildiklerini söyleyebilmek mümkün mü? Ülkeyi, kentleri, belediyeleri yönetme savında olanların kişisel ya da kurumsal böyle bir yüzleşmeyi günün birinde gerçekleştirebileceklerine inanabilseydik keşke. Yaşananlar ise acı. Ülkede bir cadı kazanı kaynatılıyor. Ulusal barışa en çok gereksinim duyulan bir dönemde, ayrımcılık körükleniyor. Yargı bağımsızlığı tartışılır hale geliyor. Siyasi liderler birbiriyle kavga ediyor. Polis devletinin adımları var sokaklarda. Halkın üzerinde korku bulutları yoğunlaşıyor. Medyanın bir bölümü gazeteciliği bırakmış muhbirliğe soyunmuş. Halkın oyları ile meclise girmiş bir siyasi partinin legalliği tartışılıyor. Siyasi parti liderleri ülkeye hizmet vaatlerini atmışlar bir yana birbirlerine söz çakıştırmakla meşguller. Giderek büyüyen işsizlik sorununa, Tekel işçilerinin hak arama mücadelesine çözüm üretme arayışı yerine işçilere, emekçilere gözdağı vermek, onları kullanılmakla suçlamak nasıl bir demokratik yönetme biçimi? Siyasilerin demokrasiden, serbest seçimlerden, sandığın gücünden, halkın sorunlarına sahip çıkmaktan anladıkları bu mu? İncir çekirdeğini doldurmayan polemiklerle toplumu germekten kaçınmak deneyimli siyasetçiler için bu denli zor mu?
Sanırım yüzleşmeye bu ve benzeri soruların yanıtlarını arayarak başlayabilir ülkeyi yönetme savında olanlar. İçtenlikli bir vicdan muhasebesi yalnız kendilerine değil topluma da derin bir soluk aldıracak, geleceğe umut taşıyacaktır.