VAROLUŞUN kaçınılmaz diyalektiği ölüm ve yaşam. Aralarındaki o ince çizginin ayırdına varabilenler yaşamaya yürekten bağlı olanlardır diye düşünürüm. Doğayı, insanı severler. Barışçıdırlar; paylaşımcı, hoşgörülü, sanata, bilime saygılıdırlar. Konuşurken kıvırtmazlar, doğru bildiklerini söylemeyi sürdürürler inatla. İşte böyle zor yakalanır, zor bulunur bir dostluğu yitirdim bir süre önce. Değer verdiğim can dostum kayıp gidiverdi yaşamdan. Yılmaz Öztürk okuldaşımdı, gazeteciydi. Bir kitap kurduydu o. Kendi deyimiyle profesyonel bir okurdu. Üniversiteden, bilim insanlarından, gazetecilerden geniş bir çevreye sahipti. Benim kazancım ise geç de olsa aramızda oluşturduğumuz kopmaz dostluk bağıydı. Geç de olsa diyorum çünkü önceleri Yılmaz benim için İstanbul Erkek Liseli Sarı Yılmaz, sonra Cumhuriyet’te çalışan meslektaşım, arkadaşlarının taktığı lakapla "Komünist Yılmaz", rahmetli Nezih Demirkent’in deyişiyle de "Son Mohikan"dı. Aslında lakaplar Yılmaz’ı ele verir bir bakıma. O varını yoğunu dostları ile paylaşacak kadar eli açık ve iyi yürekli, düzenin zikzaklarında yoğrulan meslektaşlarına uyum sağlayamayacak kadar dürüsttü. Gerçekten o Son Mohikan’dı.
İnsanın iç ve dış etkenlerle bunaldığı günler olur. Elbette yoğun çalışma dönemlerimde benim de olurdu. Gençlerin deyimiyle "kafayı yiyeceğim" dediğim zamanlar. Yılmaz’a telefon açardım. Daha ilk cümlemi bitirmeden "sen caddenin köşesine çık beş dakika sonra oradayım" derdi. Buluşurduk. Konuşmalarımızın daha ilk dakikalarında sevecenliği, gülen gözleriyle beni karamsarlığımdan alıp çıkarır, başka bir iklime sokuverirdi. Donanımlı bir insan, çok iyi bir okur, iyi bir eleştirmendi. Çalışmalarımı ona okumak, onun görüşünü almak önemliydi benim için. Sanıyorum yakın gördüğü öteki dostları için de. Duru bir Türkçesi, işlek bir kalemi olduğu halde neden az yazardı, öğrenemedim. Ağzına içki koymaz ama dostları ile meyhane buluşmalarının gediklisi olmayı sürdürürdü. Üstelik topluluğun neşe kaynağı olmayı da ağzına içki sürmeden beceren eşsiz bir meyhane yoldaşıydı.
İnsana yapışıveren o illet hastalığı ile verdiği savaşımını yakından izledim yüreğim burkularak. Son zamanlarda evden çıkmaz olmuştu. Telefonla konuşuyorduk. Sevgi dolu sözlerinin yanı sıra şakayı da elden bırakmıyordu. 23 Mart günü yine aradım. Telefonu yanıt vermeyince mesaj attım. Aynı akşam saat 20.30 sıralarında Niyazi Dalyancı aradı. Yılmaz’ı kaybetmiştik. Ardından Semih Poroy, Edibe Buğra ve Eray Canberk’in telefonları geldi. Dostlarını bu kez de ölümüyle bir kez daha bir araya toplamayı başarmıştı Yılmaz...
Ölümden söz açıldığında yıllar önce yitirdiğimiz şair, ressam Metin Eloğlu takılır usuma. Bir şiirinde, yaşamdan ayrılanların ardından sıkça söylenen "hayat devam ediyor" avuntusunu sarakaya alır. "Yuvarlak Hesap" ironi içeren böyle bir şiiridir ozanın:

“İşin ucunda çıkarımız var mı?
Bunu böyle düşüneceksin.
Hısım,
Kâr hanesi ne âlemde?
Ona bak.
İstanbul yoksa yok,
Sensizlikse sensizlik,
Acırsa acır, ne yapalım...
Ölüm ölüm bir ölüm!”

Biliyorum Yılmaz Öztürk’ün olmadığı bir Cağaloğlu’nun kekreleşmiş tadı da bitti. İstanbul’un, Moda’nın da öyle. Birbirimizi anladığımız, düşüncelerimizi, tasa ve sevinçlerimizi özgürce paylaştığımız dostların sayısı da azalıyor gün be gün. İstanbul güzellemesi yapacak, şiir üzerine, kitap üzerine gevezelik edecek, dertleşecek üç beş dostla sıkça buluşabilmek de metropol hay huyunda artık pek kolay gerçekleşemiyor. Kısaca seni düşünüyorum Yılmaz’ım sıkça. Ve de ölümü. Cemal Süreya’nın dizelerini anımsıyorum:

“Ölüm geliyor aklıma birden ölüm
Bir ağacın gövdesine sarılıyorum.”