Bir kral böyle söylemişti…
Tarihe bakmak güzeldir. Öyle günler yaşanmış ki! Dergiler, kitaplar tarihin aynası gibi…Eskiden Üniversiteler kitaplar, dergiler yayınlardı. Şimdilerde “sünnet törenleri” yapılan Üniversitelere dönüştürüldü…
Eskidendi…Bütün Dünya dergisi, Başkent Üniversitesi Kültür yayınıydı…Sahibi Prof. Dr. Mehmet Haberal, Yayın Genel Yönetmeni Mete Akyol…Bu derginin 1 Eylül 2007 tarihli 2007/09 sayılı nüshasında “L’etat C’est Mai” / “Devlet Benim” başlıklı masal gibi tarihin derinliklerinden çıkıp gelen yazıyı Songül Saydam yazmış. Zihin açıcı, masal gibi bir yazı!
Fransa’da Başbakanlar etkiliydi…Devleti onlar yönetirdi. Kral’da; kraldı işte, o kadar!
1655 yılında Fransa’da parlamento kralın mali politikasını görüşürken 17 yaşındaki Kral XIV Louis, ormanda avlanıyormuş… Parlamentoda olup bitenler kendisine anlatılmış, Kral aleyhine yapılan çalışmalara çok kızmış. Aceleyle avlanmaktan vazgeçip Paris’e dönmüş ve Parlamentoya av kıyafetleriyle dalmış... Öfkesi burnunda olan 17 yaşındaki Kral Parlamentoyu basmış. Parlamento ise ilk defa av kıyafetleriyle bir kral görmüş. Parlamenterler ürkmüş, sus pus olmuş, çok korkmuş. Sessizlik…
Kral XIV Louis Parlamento’da kükremiş:
“L’etat C’est Mai”…
“Devlet benim”…
Bu sözler dünyanın her mekânına ve tüm zamanlara yayıldı. Tarih işte…
XIV Louis beş yaşında tahta çıkmıştı. Yönetim Başbakan Kardinal Mazarin’deydi. Mazarin ölünce etrafındaki herkes Kral’ın kendisini “başbakan” olarak ilan etmesini bekliyordu… Ama olmadı. Kral, başbakanın kim olduğunu açıkladığı toplantıda kendi adını söyledi.
“Beyler, bugüne değin işlerim aziz Kardinal Mazarin tarafından görülmesine izin vermiştim: ama bu noktaya değin” dedi ve devam etti: “ Bundan böyle devleti ben, yalnızca yöneteceğim. Ve ancak yardımlarınıza gerek duyduğum zaman sizden o konudaki görüşlerinizi bildirmenizi isteyebilirim”
Kral böyle beklenmedik açıklama yapınca Maliye Bakanı Fouquet, çok şaşırmıştı. Fransa onu çok iyi tanıyordu. Başbakan Mazarin devlet tam iflas ettiği sırada onu bulmuştu. Çok ama çok zengindi.
Daha da önemlisi; parlamento üyesi ve savcıydı.
Fouquet hem Başbakan’a ve hem hazineye para bulan Bakandı. Öte yandan Paris’te yüksek borç karşılığı borçlar, danslar, balolar ve israflar sürüyordu. Fouquet tam aradığı ortamı bulmuştu. Zenginliğine zenginlik katıyor ve herkesi memnun ediyordu.
Fouquet, Kral’ın devleti tek başına idare etme isteğinin geçici olduğunu sandı. Ama geçmedi.
Kral; tayin ettiği tüm Bakan’larına devlet işleriyle ilgili günlük rapor vermelerini buyurdu.
Fouquet, hiç korkmadı. Genç, bilgisiz ve deneyimsiz bir kral onun entrikalarını yakalayamazdı. Kral’a her gün rapor verdi. Masrafları şişirip gelirler hanesini boşaltıyordu. Fouquet’in döndürdüğü bütün dolapları anlayan adamı Colbert; Fouque’nin sahtekarlıklarını Kral’a tek tek gösteriyordu…
Fouquet, bu durumunun ortaya çıktığını anlayınca Kral’dan kendisini bağışlamasını istedi. Kral, onu bağışladı, her şeyi unuttu ve görevine iade etti. Ama huylu huyundan vazgeçmedi. Pişmanlık ve kralın affı işe yaramadı. Müsrif hayatına geri dönen Fouquet bir eylül günü kralın kabine toplantısına çağrıldı. Toplantı sona erdikten sonra kendini kent meydanında durduran atlı birlik komutanının okuduğu tutuklama emrini dinledi ve tutuklandı. 19 yılını geçirip orada öleceği cezaevine götürülürken Kral bakanlarını yeniden toplantıya çağırdı. Kabinesine şöyle dedi: “Bundan böyle hazine işleriyle bizzat kendim meşgul olacağım! Hazinemi iflastan ve milletimi sıkıntıdan kurtarmanın yolu budur”
Kral maliyeden de anlıyordu…
Ayşe Balâ’nın şiiriyle durumu açıklayalım.
Not düşmek gerekiyor…Şiirde büyük harf yoktur, belki de Kral yasaklamıştır. Sadece Kralın adı büyük harfle başlatılmıştır.
Louis XIV ve devletler
devlet benim
devlet sensin
devlet odur
devlet biziz
devlet sizsiniz
devlet onlardır[i]
Acaba İbn Haldun’un “tarih” felsefesi devleti inşa edenleri nasıl açıklıyor.?
Medeni bir devlet; dayanışma ve din tarafından birbiriyle kaynaştırılan ilkel bir halkın şehirleri tesisi veya fethi sayesinde var olmaya başlar. Bu dönem “devlet” için birinci safhadır, kuruluş dönemidir. Ailevi bağlar ve dine dayanan dayanışma devletin kuruluşunda zorunludur. Yönetici sınıfı kendilerinin efendisi olarak kabul etmeye zorlananlar varsa bile herkesin emirlere boyun eğmesi için uğraşılır. Bunun sağlanabilmesinde din yardımcı olur.
İkinci aşamada ise yönetici elde ettiği gücü tekelleştirmelidir. Gücün tek elde toplanması gereklidir. Bu yüzden çok iyi düzenlenme olduğuna inanılan yöntemle bir devlette; “yönetimin herhangi bir kimse tarafından paylaşılmadığı ya da tartışılmadığı, mutlak bir kumandanın en tepede olduğu bir güçler hiyerarşisinden oluşmalıdır.”
Nasıl gerçekleşecektir böyle bir devlet yönetimi?
İnsanda var olan güce ve hakimiyete yönelik ihtiras sayesinde…Çünkü artık yönetici bu ihtirası tatmin edecek bir devlet kuracak konuma ulaşmıştır. O, yani kral, yani yönetici; iktidarını güçlendirmek için önce etrafında olanları başkalarına karşı kullanarak adım atar. Sonra kendisine bağlı olanları ve kendisiyle gücü paylaşanların yok edilmesiyle amacını gerçekleştirir.
Mutlak krallığın yaratıldığı dönem başlamıştır, yöneticinin isteklerini yerine getiren organize yöneticiler işbaşındadır. Devleti korumanın aletleri olmuşlardır. Bu yüzden dayanışma lüzumsuzdur. Kralın tebaası “boyun eğme alışkanlığını” elde etmiştir.
Üçüncü safhada sıra, rahatlığa düşkünlük dönemine gelmiştir. Yöneticinin mutlak güce sahip olma ihtirası, otoritenin onun ellerinde toplanmasıyla tatmin edilmiştir. Otorite kurulduğu için artık meyvelerini toplama zamanıdır. Yeri geldiğinde konforlu bir hayat yaşamaya başlayan takipçilerini zenginleştirir. Sanatlar, güzel sanatlar ve ilimler yeni yöneticiler tarafından teşvik görür. Devlet insanların lükslere yönelik isteğini tatmin eder…Konfora düşkünlük, devlette olması gereken ihtişam olarak açıklanır.
Tarih, bu üç safhadan sonra devletin en yüksek noktasına eriştiğini söylüyor.
Dördüncü safhada ise yönetilenlerin memnuniyet dönemidir. Lüks, konfor ve arzularının doyumu alışkanlık olur. Hallerinden memnun insanlar için Yöneticinin taklit edildiği zamanlar başlamıştır. Onun gibi olabilme ihtirasları ağır basar.
Beşinci safha boyunca devlet, çökmeye ve parçalanmaya başlar. İsraf ve savurganlık beşinci ve son safhadır. Artık halk uzun süreli planlar yapmaz. Ekonomide başlayan düşüşler kentlerin nüfusunu düşürür. Yönetim çocuk yapın der ama doğum oranları düşer.
Artık Yönetici; “yağı bittiğinde sönen lambadaki fitil gibi” yıkılıncaya kadar solmaya devam eder. Kumpaslar başlar. Devletin sürüklenmemesi için muhalefet alevlenir…[ii]
Tiranlık başlamıştır…
Ama sakin olmalıyız ve cesaretimizi kuşanmalıyız.
Karşımızda “çağdaş tiranlık” varsa eğer; kuvvetler ayrılığı sona ermişse, ifade özgürlüğü yoksa, muhalefet partilerine yönelik baskılar artmışsa, adil yargılanma hakkı ortadan kaldırılmışsa bile aldanmamak gerekiyor. Yılgınlık yaratmamalı. Aksine büyük resmi görmek, farkında olmak ve sakin olmak gerekir
Hayal bile edilemeyen gerçekleştiğinde dahi koltuğunuzda gevşeyip ekran başında aptallaşmanızdan yana olan hegemonyaya karşı çıkmak için sokağa çıkma zamanıdır.
Tarih tekerrür etmez belki; ama her zaman yol göstericiliği vardır.
[i] ayşe balâ. Devlet Kuramı Derleyen Cemal Bali Akal. Dost yayınları. 3. Bası Ekim 2011. Sayfa 243
[ii] Muhsin Mahdi. İbn’i Haldûn’un Tarih Felsefesi. Çeviren Fuat Aydın. Mart 2023 Vakıfbank Yayınları. Sayfa 273. Kaynak kitaptır. “Devlet” bölümüne bu yazıda özetlenerek yer verilmiştir.