İçinden geçtiğimiz döneme iletişim çağı, dijital çağ diyorlar.
İşi biraz daha basitleştirip anlaşılır hale getirmek isteyenler, internet çağındayız diyerek dünyanın küçüldüğünü, avuçlarımızın içine kadar girdiğini hatırlatıyorlar.
Bu dönemi daha iyi anlayabilmek ve anlatabilmek için üç beş yaşındaki bir çocuğun, tek bir davranışına şahit olmak yeter de artar.
Küçük bir çocuğun elindeki tablet veya telefondan internet bağlantısının uzunca bir süre değilde yalnızca yarım saat dahi kesildiğinde verdiği tepkiyi gördüğünüzde, nasıl bir sarmalın içerisinde olduğumuzu çok net anlayabilirsiniz.
Hani zaman zaman kıyametin kopması, kıyamet günü gibi şeyler söylenir ya,
İşte şimdinin kıyamet günü, internetin yok olduğu gündür.
Gecesiyle gündüzüyle İnternetin hiçbir yerde olmadığı, 24 saati düşünmek bile insanın içini daraltıp, nefesini kesebilir.
Dünya nasıl bir kaos’ un, çıkmazın içerisine girer? sorusu, beynimizin içini kemirir durur.
…
Bizim kuşağımız benzer bir durumu adını bile duymadığımız İnternet üzerinden değilde, bildiğiniz elektrik kesilmeleri nedeniyle yakından yaşamıştı.
O günün koşullarında elektriğinin önemi şimdinin İnterneti gibi olmasa da bazı kişiler için hayati önemdeydi.
Hatta zaman zaman gazetelerde okurduk televizyonlarda görürdük, işte dünyanın en büyük metropollerin’ den falanca yerde elektrikler 17 dakika, altı üstü on yedi dakika kesilince kent karanlığı gömülmüş, trafik felç olmuş, hayat durmuş, mağazalar yağmalamış vs.
80 li yıllarda planlı, hesaplı tasarruf adı altında iki saatlik elektrik kesintileri olurdu.
Kasabada geçici de olsa birçok şey dururdu. Henüz internet yoktu, her şeye onun yasaları hâkim olmamıştı. O saatlerde hayat tamamen durma noktasına gelmezdi ama iş yaşamına ekonomiye verdiği zarar hatırı sayılı bir şey olurdu.
Biz bu durumu öncelerde biraz yadırgadık, hangi çağda yaşıyoruz ya, millet uzaya gidiyor diyerek bağırıp çağırdık, çok geçmeden elektriksiz saatlerde oyalanacak eğlenecek bir şeyler bulup, işi oluruna bıraktık!
…
Kasabadaki evlerin en önemli eşyasının, en çok ihtiyaç duyulan, başköşedeki yeri her zaman hazır olan gaz lambalarının beyliklerinin! geçerli olduğu zamanlardı.
Kasabanın her evinde her sokağında olmayan, olan yerlere de ağır aksak gecikmeli bol arızalı verilebilen elektrik, biraz işe yarar haliyle ancak 1952 den sonra kasabaya gelebildi.
İki adım ilerideki Çatalağzı Termik Santralı 1948 yılında açılmıştı üretime başlamıştı ama kasabanın elektrik şebeke altyapısı yoktu.
Elektrik yüksek gerilim hatlarıyla Çatalağzı’ndan kasabaya ancak 1952 yılında getirildi. Önce Bey Çayırındaki Santrala bağlandı. Daha sonra eski hastane tarafındaki kasabalının ışıkveren olarak tanımladığı açık hava trafosuna aktarıldı, böylelikle kasaba önemli bir eşiği atlayıp, derin bir nefes aldı.
…
Zonguldak ülkenin ilk vilayetidir.
Buranın Belediyesi 1927 yılında şehrin ihtiyacını gidermek için kendi elektrik üretim Santralını kurmuştu. Şehrin elektrik ihtiyacını bu santral vasıtasıyla gideriyordu.
Zonguldak’ta ve Kasaba yakınlarında bulunan Maden işletmeleri, Lavuarlarında, Üretim Tesislerinde, İşçilerin yattığı Koğuşlarda yani halkın Pavyon adını verdiği Yemekhanelerde Yatakhanelerde kendi ihtiyaçlarına yetecek kapasitede santrallarını veya jeneratörlerini kurmuşlar, sorunlarını büyük ölçüde halletmişlerdi.
Kasabada ise,
1930-32 li yıllarda ülkenin pek çok yerinde olduğu gibi elektrik altyapısı yok denecek düzeydeydi. Hele savaştan yeni çıkmış varını yoğunu savaş meydanlarında tüketmiş bir milleti göz önüne aldığımızda,
Kasaba Belediyesinin kendi çabalarıyla bir santral kurup elektrik üretimine geçebilmesi oldukça önemli bir olaydır.
Kasaba Belediyesi 1932 yılında kendi kısıtlı imkânlarıyla 100 kilovatın altında elektrik üreten Santralını, kasabanın yalnızca Spor Merkezi, Spor Mabedi olmayan Yukarı Beyçayırında kurdu.
Kasaba Belediyesinin bu Santralı eski İtfaiye binasının olduğu yerde, spor sahasının önünde, yamacın dibinde yer alıyordu

Kasaba Belediyesinin Elektrik Fabrikası (Santralı)
İsmail Civak Arşivinden
Kasabanın iki uzun bacası olan elektrik Fabrikası dediği Elektrik Santralı Termik bir santraldı. Kömür veya dizel yakıtla lokomobil/jeneratör denilen sistemle çalışıyordu.
O dönemleri, o günün koşullarını düşündüğümüzde,
Doğru dürüst alt yapısı, şebekesi olmayan elektriği dağıtmak, kasabanın evlerine ulaştırmak, tüketilmesini sağlamak ahali adına lüks bir tüketim olarak kabul edilebilir.
Ayrıca gücü kuvveti oldukça sınırlı olan Kasaba Belediyesinin Elektrik Santralı’nın çarşı civarına, Çarşı’ya yakın bir iki mahallenin bazı sokaklarını aydınlatabilmesi, durumu iyi olan sınırlı sayıdaki birkaç ev ve dükkâna hizmet verebilmesi dışında yapabileceği fazla bir şeyi de yoktu.
Hava kararınca Santralın şalterinin indirilmesi ile kasabaya verilen elektrik, arıza durumu falan olmazsa en geç gece saat 24’e kadar verilir sonra kapatılırdı.
Hem o zamanları hem de bugünleri yaşayan kasaba sevdalılarına,
Yukarbeccan’daki Belediye Santralından söz açıp, iki kelam etmek istediğinizde ağzınızdan çıkacak kelimenin devamını beklemeden lafı alıp Kirpi Halit getirirler söze bu kişi üzerinden devam ederler.
Kirpi Halit kasaba sevdalısı, kasabanın öz evlatlarından birisidir.
Evleri Orta Cami taraflarında Alemdar ilkokuluna, Kilise tarafına giden ara sokaklardan birisindeydi.
Kirpi Halit, Santralın baş Makinisti, Ustası, Teknisyeni, İşçisi, Mühendisi, Kontrol Şefi, İşletme Şefi, Sorumlusu ve Baş Müdürü’dür!
Hangi kasabalıya sorarsanız sorun Kirpi Halit’i size bu unvanlarından biriyle anlatacaktır.
Kasabalının nezdinde Santralın her şeyi kabul edilen Kirpi Halit, kasabalı olmayan, herhangi bir sebepten dolayı kasabada bulunanlar için Kasabanın ışıklarını açan kapatan kişidir.
Belli saatlerde sınırlı sayıdaki evlere verilebilen elektriklerin aniden kesildiğinde, evlerden sokaklara yayılan Kirpiii… Gözün kör olmasın emi feryatları duyulurdu da Santralın yakınındaki evlere Santralın bacalarından çıkan küllerin, kurumların yağması da yine Kirpi Halit’in kulaklarının çınlatılmasına sebep olurdu.
Santralın ne zorluklarla işletildiği pek kimse bilinmezdi ama kasabalıyı memnun edebilmekte çoğu zaman neredeyse imkânsızdı.
Önce o günün koşullarını 50 li yılların epeyce öncesinde olunduğunu da unutmadan, Santralın nasıl işlediğini merak edenler için bir iki hatırlatmanın yapılması gerekir.
Santraldan istikrarlı bir akım alabilmek için Santralın zamanında beslenmesi yani ihtiyacı olduğu derecede basıncının ayarlanması, ölçüsünde yağlaması, zamanında ve ölçüsünde ayarlarının yapılması herkesin yapabileceği kolay bir iş değildi.
Evlerde tek bir ampulün dahi fazladan yanıp yük bindiğinde, kapasitesi belli ve sınırlı olan Santralın zorlanması, kayış atması, sigortalarının patlaması veya hiç hesapta olmayan herhangi bir arızanın ortaya çıkması her daim olabilecek sıkıntılardan yalnızca bir iki tanesiydi.
Bunun için bir iki gün değil günlerce haftalarca Santralın başında ekibiyle nöbet tutan Kirpi Halit ve arkadaşlarını kasabalı minnet ve şükranla yâd etmektedir.
…
O zamanlar için söylenen gece 12 de şalter indirilip kasaba karanlığa gömülürdü, elektrikler çoğu zaman bu saatlere kadar bile verilemezdi, evlerde yalnızca gaz lambalarının ışıklarında oturulur uykuların gelmesi beklenirdi sözleri o günkü kasabanın bilinen gerçekleridir.
Kasabanın geçmişine dönük bu tarihi gerçekleri ne kadar önemli ise, bir gerçek daha vardır ki belki de en önemlisi odur,
Kasaba sevdalısı gençler tüm bu zorlukları, karanlığı aşıp, gerektiğinde sokak lambaları altında derslerine çalışıp, şu vakıf üniversitesi, bu özel üniversite gibi tabirlerin olmadığı, bilinmediği zamanlarda, kasabanın ortaokulunda eğitimlerini almışlar ülkenin en kıymeti liselerinde okuyup üniversitelerin yolunu tutmuşlardı.
Kenan Aydeniz, İbrahim Sulu, Ahmet Çakal, Özcan Keserci Ayhan Baycık Vecihi Çakal, Ayhan Cöbek, Fikret, Musa, Hüseyin Cıbır Kardeşler, Dündar Güçeri, Gökhan Duran, Cihat Övül, Prof. Şadan Karaaslan, Prof. İzzet Berker, Suphi Konak, Kadri Suyabakan gibi erkek evlatlarının yanında,
Mefharet Konak, Emine Suyabakan gibi kız evlatları da kasabanın ilk yüksekokul, üniversite eğitimi gören önderleri, neferleri olmuşlar arkalarından gelenlere ışık tutup rehberlik etmişlerdir.
…
Kasabalının elektrik ile geçmişte yaşadığı unutamadığı bir hatırası vardır, zaman zaman konuşulup sohbetlere konu edildiğinde bazen gülümsenir çoğu zamanda yorumlar yapılıp kahkahalar atılır.
1974 yılında yapılan Kıbrıs Barış Harekâtı, sıcak Temmuz günlerine denk gelmişti.
Savaş günlerinde Kasabalının yaşamında çok fazla bir değişiklik olmamıştı, genelde radyo haberleriyle, Kel Tepe veya Çamlıca vericilerinden alınan karlı televizyon görüntüleriyle, günlük gazetelerle olan biten takip ediliyordu.
Gündüzleri işi olanlar işinde gücünde, gençler her yaz olduğu gibi sıcak yaz günlerini zamanın gözde ve çoğunluğun tercih ettiği yüzünü denize, sırtını ırmağa vermiş fabrikanın plajında geçiriyorlardı.
Plajın her seneki yoğunluğu o yılda devam ediyordu.
O senenin tek farkı, geçmiş yıllarda olduğu gibi coşkulu bağırmalı çağırmalı gürültülü bir ortamın olmamasıydı. Çünkü radyo yayını plajın her tarafından duyuluyor, plaj sakinleri pür dikkat savaşın gidişatını aktaran haberleri dinliyorlardı.
Akşam kasabalı evlerine çekildikten havada karardıktan sonra pencerelerde karartma uyguluyordu. Işıkları yanan evlerde pencereler kalın örtülerle içeriden kapatılıyor, dışarıya ışığın sızması engelleniyordu.
Gece yarısından sonra Bozhane ’den Fabrika kapısına kadar deniz kıyısındaki kayalıklarda askerler konuşlanıyor, dışarıdan Yunandan veya başka bir yerden gelebilecek saldırıya karşı tedbir alınıyordu. Sabaha kadar nöbet tutuyorlardı.
O günlerde kasabanın birçok yerinde yapılan sohbetin konusu aynıydı.
“Dün akşam gene tüm pencereleri kapladık biraz bahçede oturduk erkenden uykum geldi gittim yattım”
“Bende gece on bir ajansına kadar bekledim haberleri dinledim, sonra bende yattım”
“Ya bir şey soracağım, biz evlerde ışık yakmıyoruz yakarsak da dışarıya sızmasın diye pencereleri kalın perdelerle kapatıyoruz ya.
Bu düşman gelirse senin benim evi vurmak için mi gelecek, bu neyin aklı, fabrika sabaha kadar ışıl ışıl ışıldıyor.
Pırıl pırıl ışıklarıyla yeri göğü aydınlatıyor, bunu kimse görmüyor mu?
Yahu deli mi bunlar, bizim evleri neden karartıyorlar?”
Aynan öyle olmuştu.
Karanlığı gömülen kasabayı fabrikanın görkemli ışıkları sabaha kadar aydınlatıyordu.
Nuri ÖZTÜRK / Sapanca