İLETİŞİM fakültelerinin sayısının 30?u aştığı bir ülkede basın özgürlüğünün gerçekte neyi ifade ettiğinin bilinmemesi ya da bilinmezden gelinmesi ne tuhaf! Aralarında meslektaşlarımızın, -gücenmesinler ama- akademisyenlerimizin de yer aldığı bir kesim, basın özgürlüğünü gazetecinin özgürlüğü olarak tanımlamakta ısrarlı. Böylelikle halkın  kitle iletişim araçlarıyla doğru, yansız bir biçimde bilgilenme hakkı  olan basın özgürlüğü tanımının bir kıymeti harbiyesi de  kalmıyor. Ondandır kendini büyük yazar sayan kimi marjinallerin gazetelerinde kaptıkları köşelerinde, dişlerine uygun buldukları kişi ve kurumlara hakaret etme, aşağılama içeren yazılar kaleme almaları. Gazeteci özgürdür ya; yeri geldiğinde patronuna yaltaklanır, özel şirketlerin sözcülüğünü üstlenir, iktidara göz kırpar, meslek ilkelerini çağ dışı diye nitelemekten çekinmezler. Çünkü onların sözlüğünde gazeteci kurala gelmez. Siyasetten sanata, sosyal bilimlerden felsefeye her alanda uzmandırlar. Gençlikte solcu, sonraları hidayete ererek şimdilerde neoliberal olduklarını yinelemekten hoşlanırlar. Emek, adalet, eşitlik, paylaşım, sosyalizm, sendika, örgütlenme sözcüklerinden de bu sözcükleri kullananlardan da nefret ederler. Her türden resepsiyon ve kokteylde boy gösterir, gürültülü kahkahaları ile ilgiyi üzerlerinde toplama uğraşı verirler. Kadınlar, siyah renkliler, Kürtler, Ermeniler ve bir de yoksullar "öteki" sayılır onlar için. Yazı alanlarının dışında tutmaya özen gösterirler. ABD mabetleridir. İyi yemek, pahalı içki, beleş geziler, patronaj kesimiyle aynı karede görünmek  özel hobileri arasında yer alır. Yine de  kendilerine yönelik en küçük bir sataşma  canlarını sıkmaya yeter. Yüce katlarına yapılmış bir saldırıdır bu. İncinirler. İşte o zaman sık sık yazılarında paspas ettikleri meslek örgütleri gelir akıllarına. "Beni niye savunmuyorlar, hani gazetecinin özgürlüğü" türünden mesajlar gönderirler aracılarla. 
Medya dibe vurdu diyordu geçenlerde bir dostum. Dibe vuran medya değil insanlık anlayışımız diye yanıtladım. Biz bizi sevmiyoruz artık. Linç kültürünü yaygınlaştıran, ölümleri, iş kazalarını kanıksayan, töre adına infazlara gerekçeler uyduran, kızlarımızı, kadınlarımızı ikinci sınıf yurttaş statüsünde dolaştıran, üniversitelerimizi medrese eğitimine dönüştürme çabasındakiler de bizim insanlarımız değil mi? Medya da bu çarkın bir parçası işte. Yargısız infazlara  kılıf uydurmaya çalışmanın, Tuzla tersanelerindeki ölümlere seyirci kalmanın, sendikal örgütlenmeleri çağ dışı bulmanın, basın emekçilerinin sosyal güvence çabalarına sütunlarını kapamanın, askeri cunta dönemlerinin edilgin kıldığı halkları doğru ve yansız  bir biçimde bilgilendirme yerine daha da sinikleştiren bir yayın politikasına çanak tutmanın  söyler misiniz gerçek gazetecilikle ne ilgisi var?