Gençlere kitapların dostluğundan, okumanın erdeminden sıkça söz ederim. İsterim ki giderek ufuklarını açacak kendi yazarlarını, kitaplarını keşfetsinler. Abur cubur okumalar yerine nitelikli metinlerle uğraşsınlar. Şiirin, öykünün, romanın tadına varsınlar. Öte yandan bilirim ki, bizim gibi toplumlarda okumak çok da sevimli bir eylem olarak görülmez. Okuma tutkusuna yakalandığımız çocuk yaşlarda kitap ya da dergilere ancak büyüklerimizden saklı göz atabilirdik. Çok okumanın gözlere zarar verdiğini düşünürlerdi de ondan. Büyüdükçe okumanın, yazmanın yalnız göz sağlığına değil, bizim gibi toplumlarda düpedüz insan yaşamına da zarar verdiğini deneyimlerle öğrenmiş olduk. Bu deneyimin günümüzde de ülke genelinde tanıklığına soyunmaksa ayrı bir üzünç kaynağı.
Gazeteler ve gazeteciler üzerindeki yoğun baskı, kitap düşmanlığı; kitap toplatmalar, kitabın suç materyali olarak topluma sunulması, yazarlara, tiyatro yapıtlarına, sinema filmlerine uygulanan dolaylı dolaysız sansür bir biçimde aman vermeksizin sürüyor. Özellikle sosyalist basın ve Kürt medyası üzerindeki ağır baskı ve tehdit 12 Eylül 1980de toplumun üstüne hışımla çöken 12 Eylül 1980 askeri darbesi uygulamalarını anımsatır boyutlara varıyor. Tek adamlı, din temelli bir tür demokrasi yolunda azimle ilerleyen AKP iktidarının kültür dağarının ve vizyonunun demek ki 10 yılda varabildiği nokta bu.
Aslına bakarsanız siyaset erbabının büyük bölümü de sevmez okumayı. Hele de evrensel değerdeki yazar,çizer şairleri görmezden gelmeyi milliyetçiliğin bir gereği olarak algılarlar.. Milli ve milliyetçi yazarlarımız onlara yeter de artar bile. Geleceğe yürümeyi değil geçmişle övünmeyi severler. Bilim kurumlarına, bilim insanlarına öfkeleri de bundandır. Okuyan bireylerden hoşlanmaz kendi kısır ortamlarında onlardan. Alaylı bir dille entelektüeller diyerek sarakaya alır, aşağıladıklarını sanırlar. Gazetelerin de gazetecilerin de araştıran, sorgulayan ve olaylara eleştirel yaklaşanlarını değil, kendilerine övgü düzenlerini, çanak tutanlarını beğenir, yanlarında taşır, yakınlarında yörelerinde bulundururlar.
Ara rejimlerin tahribatları büyük oldu toplumda. Emeğin kutsallığının yerini kolay kazanç ve rantla geçim kolaylığı aldı. Eleştirel aklın, sorgulamanın, irdelemenin, düşünmenin suç olduğu korkusuyla büyüdü çocuklar. Popüler kültürün pembe dünyası masallar ve din bezirganlarının hurafeleriyle uyutuldular. Irkçı görüşlere yatkın tek tip insan biçimlendirmesi konuldu tezgaha, nicedir de sürdürülüyor. Günümüzde toplumca yaşadığımız bunalımın, huzursuzluğun nedenlerini anlayabilmek için geçmişi doğrularıyla anlamak, bilmek, yaşananlardan ders çıkarmak gerekiyor. Acılarımızla, yanlışlarımızla yüzleşmemiz de elbette...
Yazımın girişinde okumanın erdemini pek kavrayamayan bir topluluk olduğumuzdan söz etmiştim. Gençliğe haksızlık etmiş olmayayım. Yıllardır anamalcı düzenin iktidarlarınca potansiyel suçlu muamelesi gören ayrımcılığa uğrayan gençlerin bir bölümünü ayrı tutmak gerektiğini düşünüyorum. Çünkü o gençler tüm zor koşullara karşın çalışıyor, okuyor, gerçeğin peşinde koşuyorlar. Emeğe, bilime saygılı donanımlı gençler olarak ülke adına geleceğe umut taşıyorlar. Onlardan birine rastladığımda, söyleştiğimde anlatılmaz biçimde büyüyor mutluluğum. Yazılarımı genellikle bir şiirle sonlandırırım, izleyen okurlarım bilir. Has şairlerimden birinin Metin Eloğlu olduğunu da. Sizlere sunacağım Eloğlunun Okur Yazar Yetiştirme Kursları şiirine bir göz atın da onca yılda neden bir arpa boyu yol alamadığımızı düşünün bir.
ABC...VYZ !
Bugünlük bu;
Yarın kelime dizisi,
Öbür gün el yazısı;
Aç istediğin gazeteyi,
Güldür güldür oku...
Kel Aliçonun güreşlerini oku,
Orospuların gizli defterlerini oku,
Yusuf ile Zelihayı oku, gözlerine kan otursun;
Zenginin malını,
Züğürdün halini,
Demokrasinin iktisadi cephesini oku;
Orayı sökemedin galiba?
Geç pir aşkına cinayetleri oku...
Ha babam ha, ha babam ha;
Oku be!