NAİL Güreli’nin kitap adından ödünç aldım başlığı. Yazacaklarıma uygun düşer diye düşündüğümden. Basın tarihimize göz attığımızda dönem dönem ünlü yazarların birbirleriyle giriştikleri kalem kavgalarını okuruz. İçlerinde  hakarete varan tümceler de bulunsa sonuçta gazetecilerin ustalıklı üslubunu, kültür donanımını da yansıtan yazılardır bunlar. Aziz Nesin-Peyami Sefa, Bedii Faik-Necip Fazıl Kısakürek ve yine Çetin Altan’la Aziz Nesin arasındaki yazı düellolarını  okur merak ve dikkatle izlerdi. Günümüzde artık yazı yoluyla fikir tartışması değil, küfürleşme ve aşağılama yarışması yapılıyor. Kişilik haklarına kim daha çok saldırırsa, tehditlerle karşısındakini kim sindirirse yazı savaşından da o zaferle ayrılıyor.Turgut Özal’ın "Ülkeye 2,5 gazete yeter" vecizesiyle başlayan siyasetin basın sevdası, mesleği giderek rayından çıkardı.Geçtiğimiz haftanın gazetelerine göz atıyorum. Dünyayı sarsan Wikileaks olayını bile kendi üslubumuzla politik malzeme yaptık. Geleceğin gazeteciliği üzerinde, dijital gelişmenin daha hangi uçlara varacağını düşünmek demek ki bizim işimiz değil. Kendi kabuğumuz içinde yasakçı zihniyetimizle bir başımıza mutluyuz. İkiye üçe bölünmüş basınımız.. Ne gam.
İşin tuhafı işçinin ,emeğin hakkını savunan sol siyasetin gazeteleri ile hak haberciliği, yurttaş haberciliği yapma uğraşındaki bazı internet çalışmalarını bir yana bırakırsanız aralarında ciddi bir anlaşmazlık varmış izlenimi veren büyük medya gruplarının yine de  şurasından  burasından iktidara ölçülü bir bağlılığı olduğunu görürsünüz. Bu bağlamda sermaye ağırlıklı büyük medyada  haber değerini genel yayın müdürleri ya da editörler değil,çokluk iktidar,siyasiler ve de elbette reklam verenler belirler. Ondandır emekçilere dönük haberlerin  görmezden gelinmesi. Ondandır Tuzla tersanelerindeki ölümlere "cahil işçilerin neden olduğu " safsatasının gündeme getirilmesi. Ondadır gençleri biber gazıyla terbiye eden, acımasızca sopadan geçiren polislerin değil, demokratik haklarını kullanan protestocu gençlerin aleyhine haber düzülmesi. Ondandır haberlerde  barış sözcüğünün sakıncalı bellenmesi. Ondandır incir kabuğunu doldurmayan siyaset ve magazin dedikodularının gündemden inmeyişi. Art arda gelen zamlara,dar gelirlinin geçim sıkıntısına,işsizliğe karşın gazetelerinin sayfalarını, televizyon ekranlarını tüketim pazarına çevirmeleri de ondandır.
Katıldığımız kimi meslek içi eğitim toplantılarında sıkça meslek ahlakı üzerinde konuşulur. Bazen genç gazeteci adaylarına doğruları anlatmakla yanlış bir iş yapıyormuşuz gibi geliyor. Çünkü meslekte yıldızı parlayan gazetecileri örnek almak isteyen tutkulu öyle gençler tanıdım ki, bir yere kapılanır kapılanmaz cin olmadan adam çarpmaya başlıyorlar. Kısa sürede de yükseliyorlar. Doğru, yansız, etik kurallara uygun ilkeli haber yapmak isteyenler ise iş bulmakta zorlanıyor, iş bulsalar bile üst katlara yaranamadıklarından ya kendileri ayrılıyor ya da çarkın dışına itiliveriyorlar.
Kolay değil elbette. Vahşi kapitalizmin çarklarında varlığını korumaya çalışan siyaset anlayışının ülkeyi soktuğu kaosta hangi kurum sağlıklı ki medyadan sağlıklı olmasını bekleyebilelim. Hem çok karamsarlığa da gerek yok.. Bunlar toplumun gerçek demokrasiye kavuşma, emeğin başat olacağı günlerin sancıları. O günlerse fazla uzağımızda değil.