O’nun adı Ali Yılmaz.
Herkes ‘bankacı ali’ diye bilip tanır kendisini.
Öyledir çünkü.
Bir çok bankada şube müdürlüğü ve bir borsanın da şubesinin başında bulunan Ali Yılmaz, harbi kişiliği tanınır ve bazı durumlarda tepkisini “üç kuruş verip şoför mahallinde oturulmaz” sözleriyle dışa vururdu.
Bu sözü artistler için geçerliydi elbette.
Yalan balonların çok kızar ve her şeyin raconuna yakışır olması gerektiğinin altını çizerken, gerçekleri pat diye insanın yüzüne söyleyiverirdi.
Eee herkes Ali Yılmaz olamaz ki…
Ali Yılmaz ile aramızda yedi yaş olmasına rağmen o benim dostumdu.
Paylaştıklarımız çoktur.
Aramızda kalması gereken sırlarımızda da dostluk temelindeki söyleşilerde saklıdır.
Hani o insanların “şerefine” diyerek kadeh kaldırmalarına rağmen muhabbet sofralarındaki konuşulanları anında yumurtlamalarına olan öfkesi o kadar büyüktü ki, bu tür varyasyonlar içindekileri yüzlerine karşı afişe etmekten çekinmezdi.
Biz hep o “şerefine” sözüne sadık kaldık.
O sözü namus belledik.
Ağustos 2004’de ERT’de genel müdürlük görevini yapıyordu Ali Abi. Ben ise tatile çıkmış yol üstünde Bursa’da dostlar sofrasında demlenirken aradı beni. Altan Atay’ın Düzce’de tarafik kazası geçirdiğini, eşi ve çocuğuyla aramızdan ayrıldığını bildirirken hüngür hüngür ağlıyordu. Altan ile sözleşmiş ve tatilde buluşacaktık biz de. Ancak ben iş yoğunluğundan yola çıkamamış ve Altan’ın dönüşünde yola koyulabilmiştim. Altan ile telefon ile konuşmuş ve kendisine kusura bakmamasını söyleyerek özür dilemiştim.
Ali Yılmaz’ın verdiği haber Bursa’da dost sofrasına düşünce bütün tadım kaçıp tatili yarına bırakarak hemen geride dönmüştüm. Oğluma da telefon ederek Ereğli’den Suat-Yücel Eser kardeşleri alıp Düzce’ye gelmesini istemiş ve Düzce’de hastane kapısında buluşmuştuk Ali Abi ile. O gece gök yarılmış ve sicim gibi yağmurun altında bir avuç insanla getirdik Altan ve eşinin cenazelerini Ereğli’ye sabaha karşı.
Ali Abi’nin o gece ve cenazeler için düzenlenen törende döktüğü gözyaşlarını asla unutmam. O; Altan’ı çocuğu gibi bilip sevmişti.
Ne kadar büyük sevgisi vardı.
Değerli bulduklarıyla o sevgisini hep paylaştı.
Sert görünümün altındaki sımsıcak sevgiyi de çok az kimse bilebildi.
Ali Yılmaz ile sürekli görüşenlerden biriydim. Bayram-seyranın dışında da görüşürdük. En son bayramın ilk günü aradım. Teli kapalıydı. Dedim ki “O numaramı görür ve bana geri döner”.
Dönmedi Ali Abi.
Dönemedi.
Ben O’nu aradıktan yaklaşık 14-15 saat sonra uzanıvermiş sonsuzluğa.
Vay be!
Tekrar aradığımda oğlu çıktı karşıma.
Acı haberi de o verdi. 5 Ekim sabahı 5 de göçüvermiş ruhu.
O haber ağır geldi.
Ahmet Kaya’nın “Ah ulan Rıza” şarkısı geliverdi aklıma.
Ah Ali abicim ah!...
Ah…
Biliyorum ki ışığın dostluktu.
Vefaydı.
Saygıydı.
Paylaşımdı.
Ama en önemlisi “Nice insanlar gördüm üzerinde elbise yok, nice elbiseler gördüm içinde insan yok” sözüydü.
Işıklar içinde yat.
Işığın bol bol olsun…
**
Bu bayram olabildiğinde ziyaretlere katıldım.
Annem ve olmaz ise olmazım ağabeyim Necati Bektaş.
Sonra Eşimin anne ve babası.
Ardından annem gibi sevip saygı duyduğum Fazilet Öztürk.
Daha sonra ellerinde büyüdüğüm baba dostu Neriman-Hayrettin Ayyıldız.
İlla ki Kadriye Bozkuş anne.
Merhum Burhan Akçakese’nin eşi Leman Ablacım.
Son olarak da İstanbul’dan gelen Ayşe Bekar, Ankara’dan gelen Korhan Us ile birlikte ziyarete gittiğim Günay Erdem öğretmenim.
Daha gideceğim o kadar çok yer var ki…
Örneğin Müşerref Okmar abla. Evini bulup gidip mutlaka elini öpeceğim.
Bayramların tadı büyüklere yapılan sürpriz ziyaretlerle daha çok haz veriyor.
"Mutlu etmenin mutluluğu" bunun adı.
Aramak ve aranmak kim istemez?
Nice bayramlara dostlukla…