BABIÂLİ Şenlikleri başlarken günümüz gazeteciliği konusunda düşünmeden edemiyor insan. Hele çalışma yıllarının bir bölümünü Cağaloğlu yokuşunu arşınlayarak geçirmiş bir basın emekçisi iseniz duyarlılığınız daha da büyük oluyor. Günümüz iletişim teknolojisi alanında  yaşanan baş döndürücü gelişme gazeteciliği de etkiledi elbette. İnternet gazeteciliği, İnternetteki sosyal paylaşım blogları ,gazete formatında yapılmaya çalışılan televizyon haberciliği kimilerinin deyimiyle artık ‘Yeni Gazetecilik’ döneminin başladığının da muştusu! Peki hedef kitle okur  bu yeniliği nasıl karşılıyor derseniz, o başlı başına bir tartışma konusu. Böyle bir şenlik gününde basın çalışanlarının; plazalardaki yalnızlığına ve yalıtılmışlığına, ücret ve sosyal güvenceden yoksun oluşlarına, sektörde işsiz kalma endişelerine, oto sansüre, sıkça karşılaştıkları sermaye ve siyaset baskılarına değinmek, bunları irdelemek uygun olmasa gerek. Bu "Şenlik" tanımının sınırlarını aşar. O nedenle gelin biz dar kalıpları içinde bir Babıâli nostaljisi yapalım.
Divanyolu-Cağaloğlu-Sirkeci arasındaki bölge, mesleğe adım attığımız yıllarda yalnız gazetelerin, ajansların değil aynı zamanda seçkin kitapevlerinin de yer aldığı bir kültür adasıydı. Yazı işleri müdürlerinin pek çoğu donanımlı, usta gazetecilerdi. İş yerinde patronu temsil etmelerine karşın sendika üyesi olan, hatta sendikal çalışmalarda görev alan bir çok yazı işleri müdürü tanıdım. Usta çırak ilişkisi meslekte ilerlemenin en önemli öğelerinden biriydi. Tarık Dursun K.’ya "Köşe yazıların nasıl bu denli ölçülü ve kısa. Üstelik söylemek istediğin her şeyi de yazına yerleştirebiliyorsun" diye sormuştum. Yanıtı kısa oldu. "Adnan Tahir gibi bir yazı işleri müdürün olsaydı bak nasıl öğrenirdin sen de.”
Kısaca bir okuldu Babıâli, bir kültürdü. O dönemleri yaşamış biri olarak şanslı sayıyorum kendimi. Yarın Babıâli Sohbetleri paneline katılırsanız  yokuşun çilesini de çekmiş ama mesleğin, dostluğun keyfini de çıkarmış konuşmacılardan anılar dinleme fırsatını bulacaksınız. Benden bu kadar!
Alışageldiğimiz üzere bir şiirle bitireyim yazımı. Edip Cansever’den “İkindi Üstü”

“İnsan her şeye alışıyor.
Sıcak bahar ikindilerine
Harbe, sevda çekmeye.
Küçük gazetecim her gün böyle mağrur.
Benim vanilya kokulu dondurmacım
Gene kapı önlerinde.

İşte taze ikindi güneşim.
Pencerelerde küçük sarışınlar,
Her şey iyi, her şey sade
Anlayamıyorum şu iç sıkıntımı.
Yaşamak dersen yaşamak,
Sarhoşluğum sarhoşluk.
Ah! Hatırlamak olmasa eski günleri.”