İSTANBUL?da güneşli bir bahar sabahı. Balkona çıkıyorum. Saksılarda sardunyalar, begonyalar çiçek açmış. Karımın özenle baktığı begonvil de çiçeğe durmuş. Üsküdar?dan Kuzguncuk yönüne kaydırıyorum bakışlarımı. Fethi Paşa Korusu, yeşilin türlü renkleri ile donanmış. Eski İstanbul?u anımsatan erguvan ağaçlarından öbekler seçiliyor arada... Sahi eski kentimde ne çok ağaç vardı caddelerde, sokaklarda diye düşünüyorum. Ihlamur, akasya, atkestanesi, çınarlar süslerdi mahallelerimizi. Şimdi baharla birlikte yeşillenen koruların tepelerine göz attıkça insan beğenisine aykırı, çürük diş gibi sırıtıveren çirkin yapılaşmalara takılıyorum.. Doğanın cömertliğine karşı işlenmiş bir büyük suç bu.. İçim sızlıyor. Yerküre ısınıyor, buzullar eriyor, doğal afetler, kuraklık, değişen mevsim koşulları gelecek için iyiye yorulası işaretler değil.. İnsanlığın yakın bir gelecekte büyük bir doğal afetle karşılaşması kaçınılmaz görünüyor... Gezegenimizin çölleştiğini, buzulların erimeye başladığını, insanlığı zorlu bir dönemin beklediğini duraksamaksızın anlatmaya çalışıyor bilim insanları. İşte temel gıda maddeleri üretiminde sorun bir kâbus gibi çökmeye başladı insanlığın üstüne. Nâzım Hikmet?in ?Büyük İnsanlığı? açlıkla, yoksunlukla boğuşmakta Kara Afrika?da, Asya?da, Güney Amerika?da halkların gıda tüketimindeki sıkıntısı ?açlık? boyutlarına ulaştı. TÜBİTAK?ın bilimsel verileri ürkütücü. Yalnız son bir yıl içinde Afrika Kıtası?nda kuraklık sonucu her yaştan 10 milyon insanın olumsuz etkilendiği yer alıyor raporlarda... Susuzluktan kavrulan toprakları, haritalardan silinen ormanlık alanları, kutuplarda eriyen buzulları, telef olan canlı türlerini belgesel filmlerle gözümüze sokmaya uğraşan çevre dostu sanatçıların çabaları saygıya değer. Dünyanın dört bir yanında da çevreyi, doğanın ve canlı türünün geleceğini dert edinen bilim insanları, çevreci kuruluşlar, sorumluluk bilincini yitirmemiş yazar, çizer ve aydınlar ellerinden geldiğince bireyleri, toplumları uyarma telaşı içindeler. Çocuklarımıza, torunlarımıza, torunlarımızın çocuklarına nasıl bir dünya bırakmaya hazırlandığımızı öğrenebilelim diye. Şimdilik gelişmiş ülkelerde de gelişmekte olan ülkelerde de konuya ilgi olayın ciddiyeti ile bağdaşır düzeye ulaşmadı henüz. Kyoto benzeri uluslararası yeni bir protokol oluşturma çabaları bir türlü sonuca ulaşamıyor. Bunda gezegenimizi kirletmeyi sürdüren ABD ve Çin gibi ileri teknoloji üreten ülkelerin engellemeleri rol oynuyor elbette. Türkiye?nin de bu bağlamda hem kendi yurttaşları için hem de dünya insanına katkı adına çevre bilincini geliştirici projelere sahip çıktığını görememek de çok üzücü. Yine de biz Türkler için endişelenecek bir durum olmadığını görmek, işitmek yüreğimizi serin tutmaya yetmeli diyorum! Biliyorsunuz böylesine bilimsel çalışmalar büyük bütçeler ister. Oysa bizim bütçemiz elvermese de dualarımız ne güne duruyor... Yakarılarımız korur bizi. Ne yapalım, kiminin parası, kiminin keskin duası!.. Ayrıca sera gazı üretmeyen, çevreyi kirletmeyen bir ülkeymişiz. Böyle söylüyor siyasetçi büyüklerimiz ve bürokratlarımız. Varın düşüne durun siz; denizlerimizi, akarsularımızı pisleten kimler? Göllerimiz niçin kurumakta, ormanlık alanlarımız neden her gün biraz daha kelleşiyor da yerinde mantar gibi siteler bitiveriyor? Hükümeti, muhalefeti ile siyasetçilerimiz -yabancı bilim insanlarının çalışmalarından vazgeçtim- TÜBİTAK raporlarına arada bir de olsa göz atıyorlar mı? Doğrusu merak ediyorum.