ULUSAL bayramların sevinç ve coşkuyla kutlandığı dönemlere denk gelir bizim kuşağın çocukluğu. Ulusal bilincin pek de öneminin kalmadığı günümüzde bu tür bayramlar bürokratik bir yasak savmadan öteye gitmiyor. Ne yazık! Küreselleşme demeyin sakın. Küreselleşmenin öncüleri anamalcı gelişmiş ülkelere göz atın. Fransa’ya, Almanya’ya, İngiltere’ye ve Amerika Birleşik Devletleri’ne bakın. Oralarda ulusal bayramların nasıl coşkuyla kutlandığını, ulusal birliğe vurgu yapacak hiçbir fırsatın kaçırılmadığını göreceksiniz. Peki bizim toplumumuzdaki bu dağınıklık, ayrımcılık neden? Ülkede ulusalcı olmakla, bağnaz milliyetçi ve ırkçı olmak arasındaki o tehlikeli sınırı sürekli kaşıyan siyaset ve medya erbabı bundan kendilerine nasıl bir yarar elde edeceklerini umuyorlar? Doğrusu soru çok ama yanıtı şimdilik yok. Siyaset bilimcilerin, toplum bilimcilerin, parlamentoda görev üstlenen siyasi parti mensuplarının, yargının  ciddi platformlarda tartışması gereken konular bunlar. Her aklı başında insan görüyor ki ülke iyi yolda değil. Türkiye içinde bulunduğu bu kaostan kurtarılmalı.
Önümüzde zorlu günler var. 1 Mayıs işçi ve emek bayramı olarak yasalaşsa da insanların içindeki burukluk sürüyor. Emekçi kitleleri yılda bir kez bile sevinçle, coşkuyla bayramlarını kutlayamadıktan sonra, takvimlerde kalan bir bayramın anlamı mı olur? Toplumsal her olayda güç kullanımını orantılı orantısız sözcüklerinin arasına yerleştiren mülki amirlerin, emniyet yetkililerinin karşılarında kendi insanları, kardeşleri, kadınları ve çocukları bulunduğunu düşünmeleri çok da güç olmasa gerek. Biraz empati beyler.
Toplumun en talihsiz kesimi ise çocuklar, çocuklarımız. Kayıt dışı en ağır işlerde çalıştırdığımız, aile içi şiddete, töreye kurban verdiğimiz, tinerci diye horladığımız, dilenci çetelerinin eline düşmelerine göz yumduğumuz, cinsel istismara kurban ettiğimiz, bilim dışı hurafelerle büyütmeye çalıştığımız çocuklarımız. Çocuk mahkemelerinde değil, terörle mücadele kapsamında yargıladığımız çocuklarımız. Şimdi de kimi aklıevveller çocukları kamplara bölmek, birbirlerini taşlatmakla meşguller. Bölemediğimiz, bir birine kırdıramadığımız bir çocuklar kalmıştı değil mi?
Yazımın başlığını Nâzım Hikmet’in bir şiirinden aldım. Gerçekten çocuklara da, kadınlara da, insanlığa da kıymayalım. Çocuklarsa bir toplumun en değerli varlığı. Özgür, aydınlık geleceği. Bu yazıyı da fazla uzatmadan Nâzım Hikmet’in çocuklar üzerine yazdığı bir başka şiiri 23 Nisan armağanı olarak sunalım ve yazımıza noktayı koyalım:

“Dünyayı verelim çocuklara hiç
değilse bir günlüğüne
allı pullu bir balon gibi verelim oynasınlar
oynasınlar türkü söyleyerek yıldızların
arasında
dünyayı çocuklara verelim
kocaman bir elma  gibi sıcacık bir ekmek
somunu gibi
hiç değilse bir günlüğüne doysunlar
dünyayı çocuklara verelim
bir günlük de olsa öğrensin dünya
arkadaşlığı
çocuklar dünyayı alacak elimizden
ölümsüz ağaçlar dikecekler...”