YENİ dünya düzeninin biçimlendirdiği insan kendisiyle yüzleşmekten kaçıyor. Elinden gelse geçmişindeki kötü anıları bir tuşa basıp siliverecek. Yaşanmış, yaşatılmış acıları da... Kendi kimliğinin değil başka mekanizmaların belirlediği bir hayatı taşıyor sırtında. Bir robot gibi. Ölümler bile acıtmıyor canını. Dehşete, cinayetlere alışıldı çoktan. Bilgi kirliliğinin yarattığı ortamda kabuğuna çekilmiş edilgin bireyler gezegenimizin çoğunluğunu oluşturmakta. Çağımızda artık siyaset de, ekonomi de, medya dünyası da bu çoğunluğu elde tutmaya, daha da büyütmeye yönelik planlıyorlar çalışmalarını. İnsanlık tarihinin unutulmaz acılarından birinin yıldönümüydü dün. İkinci Dünya Savaşı?nın sona ermesine günler kala ABD, 6 Ağustos 1945?te önce Japonya?nın Hiroşima kentine ardından da 9 Ağustos?ta Nagazaki?ye attığı atom bombaları ile yüzlerce insanın ölümüne, bir o kadarının da sakat kalmasına yol açmıştı. Harabeye dönen iki kentten yayılan radyasyonun etkisi yıllarca sürdü. ABD büyük ve pahalı bir nükleer yatırımının sonucunu almanın sarhoşluğu içinde, insanlığa sürdüğü bu kara lekeyi görmezden gelmeye hazırdı çoktan. Savaşı sonlandırmak gibi dünya kamuoyu için hiç de inandırıcı olmayan gerekçeler de öne sürüldü. Ama bu insanlık ayıbı Guernica gibi, Aushwitz gibi dünya durdukça unutulmayacak. İnsanlığın yüz akı sanatçıları, yazarları, çizerleri, savaş karşıtları, çevreciler; yenidünya düzeninin tek tipleştirmeye çalıştığı çoğunluğu uyarmaya, uyandırmaya karşı büyük bir çaba harcıyorlar. Geleceğe daha uygar bir gezegen bırakabilmek adına... Çağdaş yazın dünyasının önde gelen isimlerinden Marguerita Duras ününü perçinlediği ?Hiroşima Sevgilim? adlı romanı ve senaryosu üzerine bir söyleşide şunları söyler: ?6 Ağustos 1945 gününü hatırlıyorum; kocam ve ben Annecy Gölü yakınlarında bir sürgün dinlenme evindeydik. Gazetede Hiroşima bombası ile ilgili manşeti okumuştum. Sonra hızla evden çıktım; sanki birden ayakta bayılmışım gibi, yolun ön tarafındaki duvara dayandım. Sonra yavaş yavaş kendime geldim; yeniden yolu, yaşamı seçmeye başladım. 1945?te Alman toplama kampları?ndaki toplu mezarlar ortaya çıkarıldığında da bunun aynı oldu. Elimde kocamın ve dostlarımın fotoğrafları, garlarda, otel girişlerinde dikiliyor, Annecy?dekine benzer bir durumda, hiç umutsuz, sağ kalanların geri dönmesini bekliyordum. Ağlamıyordum, görünüşte her zamanki gibiydim, fakat yalnızca, artık hiç konuşamıyordum. Bunlar çok keskin, belirgin anılar; gözle görülecek şekilde başka bir insan olmuştum. Zaten ben de, ondan sonra bir daha asla savaş üstüne, o anlar üstüne yazmadım; toplama kampları üzerine de, o birkaç sayfa dışında hiç yazmadım. Ismarlamış olmasalardı, Hiroşima üstüne de bir şey yazmazdım ve yazdığımda da, görüyorsunuz, Hiroşima?daki korkunç sayıda ölüme karşı ben, kendi uydurduğum tek bir aşkın ölümünü koydum.? Usta yazarın yapıtı ve filmi Hiroşima üzerine insanları yeniden düşündüren önemli bir çalışma oldu. Dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi bizim yazınımızda da başta Nâzım Hikmet olmak üzere Orhan Veli, Melih Cevdet, Oktay Akbal, Metin Eloğlu gibi şair ve yazarlar şiirleri,yazı ve öyküleri ile Hiroşima?yı toplumumuza unutturmadılar. Yazımızın ilk tümcelerine dönersek, vurdumduymaz, edilgin bireylerin oluşturduğu çoğunluk değişir mi dersiniz? Korkmadan bakabilir mi acıya? Kendisiyle yüzleşebilir mi kıyasıya? Geleceğe daha yaşanılabilir bir dünya bırakmayı becerebilir mi insanlık? Kimbilir. Koca şairin dediği gibi: Umutsuz yaşanmıyor.