NAZİ Almanya’sı 1 Eylül 1939’da Polonya’ya saldırdığında 20. yüzyılın en acımasız dünya savaşını da başlatmış oluyordu. Bu savaşın insanlık üzerinde bıraktığı korkunç izlerse günümüzde de tüm ağırlığı ile varlığını sürdürüyor. Savaşın sona ermesinden günümüze dek geçen yarım yüzyılı aşkın zaman diliminde kuşaktan kuşağa olumsuz etkilerini gösteriyor. Birleşmiş Milletler 1 Eylül tarihini Dünya Barış Günü ilan ederken, insanlık ayıplarıyla dolu bir dönemin belleklerde bir ibret belgesi olarak kalmasını amaçlamıştı. Oysa 21. yüzyılın daha ilk çeyreği dolmadan yerkürenin hemen her bölgesinde savaşların ardı arkası kesilmiyor. Şimdilerde tek tipleştirilmiş duyarsız bireylerin, televizyon ekranlarında silah seslerini, şiddeti, ceset görüntülerini, yakılmış yıkılmış kentleri, hiçe sayılan hayatları kanıksayarak izledikleri bir dönem yaşanıyor. Savaşın kurbanları ise hiç değişmiyor. Bebekler, çocuklar ve kadınlar. Öte yandan silah sanayi her gün biraz daha büyüyor. Çıkar amaçlı savaşların çokuluslu şirket patronları keyifle ellerini ovuşturuyor. İliştirilmiş medyada siyasetçilerle birlikte dünyayı kurtaran iyi adam rolünü oynamayı büyük bir beceri ile başarıyorlar.
Dünya Barış Günü’nde insanlığın İkinci Dünya Savaşı’ndan çıkaracağı önemli dersler olmalıydı. Tam tersine barışı değil savaşı konuşuyor egemen dil. Halkların özgürlüğünü değil, savaşların sağlayacağı çıkar ve kazançları dikkate alıyor emperyalist güçler.
Savaş kurbanlarından söz açıldığında kimi film ve fotoğraf  kareleri takılır belleğime. Sıkça da Anne Frank gibi hiç unutamadığım isimler. Savaş sırasında Hollanda’da yaşayan yetişme çağındaki bir Yahudi kızıdır Anne Frank. Nazilerin elinden kurtulabilmek amacıyla Amsterdam’da bir mağazanın arkasında oluşturdukları gizli bölmede kendileri gibi bazı Yahudi komşuları ile yaşama tutunmaya çalışırlar. Genç kız burada günlük tutar. Gizli bölmedeki yaşantılarını, duygularını yalın ama son derece duyarlı sözcüklerle defterine geçirir. Günlüklerinden anlarız ki genç kız ileride iyi bir yazar olmayı düşlemektedir. Zengin bir hayal gücüne sahiptir. Günlüğünün 26 Mayıs tarihini taşıyan satırlarına göz attığımızda Anne Frank’ın yaşam tutkusuna da tanık oluruz;
"… Düşünüyorum da saklanmasaydık buraya, daha mı iyi olacaktı acaba? Hiç değilse çoktan öbür dünyayı boylamıştık, bunca çileyi çekmezdik boşuna. Sonra bir sürü insanı da tehlikeye atmamış olurduk. Ama bu düşünceleri insan hemen siliveriyor aklından. Neden mi? Hayata bağlıyız da ondan. Tabiatın sesini unutmadık. Umut, umut, her şeyin başında umut."
Anne Frank ve dostlarını sonuçta Naziler gizli bölmelerinde ele geçirir. Toplama kamplarına götürülürler. Anne Frank Aushwitz’de yaşamını yitirir. Babası ise kamplardan sağ dönmeyi başarır. Kızının yaşadıklarına ilişkin notlarını önce yayınlatmak istemez acılı baba. Ama sonra, kızının yazar olma isteğini düşünerek yayıncılara izin verir. Pek çok dile çevrildi Anne Frank’ın anıları. Tiyatro uyarlamaları yapıldı. Bizde de ilk kez Hasan Ali Yücel’in ön yazısıyla 1958 de yayınlandı Anne Frank’ın günlüğü. Can Yücel’in İngilizceden çevirdiği "Anne Frank’ın Hatıra Defteri" ise 1985’de Adam yayınları tarafından yayımlandı.
Amsterdam’a yolunuz düşerse "Anne Frank’ın Evi"ni ziyaret edin. Eski Almanya Cumhurbaşkanı Theodor Heuss’un Polonya’da toplama kamplarını ziyaretinde söylediği şu sözleri de belleğinizde  taşıyarak:
"Bunlar, unutamayacağımız, unutmaya hakkımız olmayan hakikatlerdir. Unutmak, işin kolayına kaçmak olurdu."
Bize gelince bırakın tarihimizle yüzleşmeyi, barış dilini konuşmayı bile öğrenemiyoruz daha. Ne yazık!