İSTANBUL?dan kaçış başladı. Yaşıtlarımın çoğu hiç değilse yılın 7-8 ayını Ege?de ya da güneyde geçiriyor. Tası tarağı toplayıp küçük yerleşim birimlerinde dinn bir yaşam süren dostlarımın sayısı da son birkaç yıl içinde azımsanmayacak kadar arttı. Ben henüz direniyorum. Doğup büyüdüğüm sevgili kentimden ayrılmak o denli kolay değil. Biliyorum ki her kaçışımda olduğu gibi haftayı doldurmadan özleyeceğim. Büyülü şehrim İstanbul burnumda tütecek. Öte yandan beceriksiz yönetimler eliyle alabildiğine sağlıksız bir biçimde büyüyen; trafik kargaşasının, gürültü kirliliğinin dayanılmaz boyutlara ulaştığı, sokak ve caddelerinde korkusuzca gezebilmenin olanaksızlaştığı, alt yapısız garip bir metropole dönüştürülmüştür İstanbul. Emekçisinden işadamına, memurundan taksi şoförüne, polisinden esnafına her an kavgaya hazırmışçasına gergindir bu ortamda yaşantısını sürdürenler. Stres içinde yaşamak İstanbullunun vazgeçemediği bir alışkanlığıdır sanki. Önümüzde yerel seçimler var. Belediyeler şimdiden sokaklarda, caddelerde kaldırım söküp, kaldırım yenilemeye, asfaltı kırıp parke döşemeye giriştiler bile. Geçenlerde bir dostumla Beşiktaş?ta kendimize yürüyebileceğimiz açık bir yol bulma telaşındaydık. Arabalar kördüğüm olmuş sokaklarda. İnsanlar bağrışıp duruyor. Koca yol makineleri dört bir yanı kuşatmış. Abartmıyorum; sabah evinden işe giden yurttaş akşam döndüğünde evine ulaşabilmek için alternatif sokaklar arıyor çevrede. Belki de böylelikle mahallesini dört başı mamur tanıyabilme şansını elde ettiği için belediyeye şükranlarını sunuyor (!). Dostum uzun yıllar Avusturya?da yaşayan bir bilim insanı. Yol çalışmalarının yanı sıra çevredeki çok katlı bina inşaatlarından gelen gürültüye, araçların ve insanların üstüne yağan ince toz bulutuna tanık oldukça dehşet içinde kaldı. ?Yahu? dedi, ?Avusturya?nın herhangi bir kentinde böyle bir toz bulutu görülse belediyeler kırmızı alarma geçer. Halka sokağa çıkmamayı öğütler.? Güldüm. Aldırma dedim, biz şerbetliyiz, bize bir şey olmaz. 2010?a hazırlıyorlar sözüm ona İstanbul?u. Oysa kentin tarihi mirasını, kültürünü ortaya çıkaracak ciddi bir çalışma çarpmıyor göze. Her yer dev vinçler, inşaat makineleri ile kaplı. Alt geçitler, tüneller, köprüler için kazılıyor dört bir yan. Ama insana değgin bir planlama, bu yönde atılan bir adım yok ortada. Araç girmeyen caddeler, çoluk çocuğun soluklanacağı yeşil alanlar, parklar; gökdelenler ve beton yığınları arasında, her gün biraz daha yitip gidiyor. Birileri modern kentlerin insana göre düzenlendiğini anlatmalı ama kime, kimlere... Şiirimizin bir İstanbul sevdalısı ozanıydı Can Yücel. Kentine yapılanları görse şimdi ne derdi bilmiyorum ama yıllar önce yazdığı bir ?dörtlük? İstanbul?un geleceğinden pek de umutlu olmadığını belgeliyor: ?Şu deniz-aşırı davul sesleri Yine kim bilir neyi kutluyorlar? Batmış olmalı ki, bu bahtsız şehri Her sabah yeniden kurtarıyorlar?