29 Ekim'de gidemedik Ankara'ya.
Günün ilk saatlerinde Kdz. Ereğli'den yola çıktığımızda, Gülüç'te 6 araçlık polis tarafından önümüz kesilmiş, 3 saat sorgulanmanın ardından emir demiri keser gerçeğinde daralan polis memurlarının gitmenize izin veremiyoruz açıklaması yapılmıştı bizlere.
Sabah 07.00'de geri döndürülmüştük Gülüç'ten.
Ne devlet ama!
Ankara'daki Cumhuriyet'in kuruluş yıldönümünü kutlamaya göndermemişti bizi.
Büyük işti bu.
Böylelikle terör bitmişti ülkemizde.
Tüm sorunlar da çözülmüştü.
Öyle ya, biz Ankara'ya gidersek terör artabilirdi.
Her birimiz teröristtik çünkü.
En büyük teröristte İlker Başbuğ değil mi.
Örgüt lideri hapiste.
Askerleri de Atasına gittiğine göre, Türkiye'de terör hortlayabilir, faizler çıldırabilir, sağlık hizmetleri durabilir, ekonomi tepetaklak olabilir, tüm yatırımlar kesintiye ulaşabilir, tersanelerdeki binlerce insan işsiz kalabilirdi.
10 kasım 2012 bir kez daha denedik şansımızı, seyahat özgürlüğümüzü bu kez engellemeyeceklerini umarak.
01.00'de İstanbul Pastanesi önünden yola çıktığımızda bir kez daha önümüzü kesseler ve tüm Türkiye'den yola çıkan yurttaşları Ankara'ya göndermeseler dileğinde bulunarak toplumsal uyanışın beklentisi de vardı gönüllerde.
Öyle ya etki tepkiyi doğurur.
29 Ekim'de yolları kesenlerin amacı ters tepmişti.
Tam aksine yurtta bir silkiniş yaşanmıştı.
O duygularımızla bu kez ne olacak? sorusuna yanıt ararken, Gülüç'e doğru geldiğinde bir de ne gördük ki yollar kesik değil.
Otobüste kopan alkışının sesi , hah bu kez Ankara'ya gidebiliyoruz sevinciydi elbette.
Alkışın ardından Alaplı'da keserler önümüzü diyenler bile oldu.
Alaplı, Akçakoca, Düzce, Bolu ve Ankara Yolumuzu kesmedi kimse ve gidemezsiniz demedi.
Otobüste yükselen sesler de birileri akıp verdi galiba başbakana ki, bu tür törenlere katılımı engellemenin milleti uyandırdığı gerçeğini gördüler denildi.
Madenci yürüyüşü gelir hep aklıma konu Ankara olunca.
Bir kara, iki kara, üç kara, dört kara, geliyoruz Ankara.
Ankara'ya gelince de, bir kara, iki kara, üç, kara, dört kara, işte geldik Ankara dedim.
Madencinin önünü Deller Köprüsü'nde kesenlerin esamesi bile okunmuyor bugün.
Tarihte yoklar.
Ama madenci direnişi hala sımsıcak.
O yiğitlik destanını gazeteci gözüyle Kdz. Ereğli'de yaşayan tek gazeteciyim.
Mengen'den döndüğümüzde o tarihte Ereğli Memleket Gazetesi'nde kaleme aldığım Mengen'den geliyoruz yazı dizimin her satırında yaşanmışlıklar vardı.
Ah ah!
Bugün de eylemdeyiz.
Söz de değil, öz de!..
Ankara'da Çankaya'da sağanak yağış altında 09.05'de saygı duruşunda bulunmak, yürümek, Anıt Kabir'e ulaşmak ve orada onca saat bekleyişe rağmen Atatürk'ümüzün mozolesine çiçek bırakıp atılan sloganların coşkusunda Cumhuriyeti paylaşmak anlatılamıyor ki.
Yaşamak gerek.
Ayakların su içinde kalması umurunda olmuyor insanın.
Onca saat bir şey yiyip içmemek de aynı.
Yollar bir nefes gibi aşılıyor.
Kol kola.
Yürek yüreğe olmanın coşkusunda buluşuyor insanlar.
Yığınlarla.
Benim de katıldığım; 11 Kasım 2006'daki Bülent Ecevit'in cenaze töreni, 17 Nisan 2007'deki Ankara Tandoğan, 29 nisan 2007'deki Çağlayan mitinglerinden daha çok kalabalık vardı gibi geldi bana bu yılın 10 Kasım'daki Atatürk'ı anma törenlerinde.
Ankara'dan çok umutlu döndüm.
Cumhuriyetim adına, Misak-ı Milli adına, laiklik adına, demokrasi adına, hukuk adına, çağdaşlık adına büyük bir gururu yaşadık/yaşadım.
Son sözümüz şöyle olsun mu?
YAŞASIN TÜRKİYE CUMHURİYETİ VE YAŞATILACAKTIR EŞSİZ ÖNDERİ GAZİ MUSTAFA KEMAL.