Gazete merkezindeki arızalı fotoğraf makinelerini onarıma götürme bahanesi ile İstanbul’a kaçtım.

Kimi zaman farklı bir nefes arıyor insan.

Bol oksijenli ortam iyi geliyor.

Düşündürüyor.

Gözlem dediğimiz olgunun zenginleşmesine katkı veriyor.

Bu nefes moral için tabi ki.

Moral de değişim ile sağlanıyor.

İstanbul bahane, gezmek şahane.

Böyle çıktım yola.

 

İstanbul’a sezonunun sonuna gelindiği bir dönemde çilekte götürdüm.

Çilek götürüleceklerin listesi uzun.

Bir de gazete patronunun dostları eklenince, sepet sepet çilek sıralandı aracın bagajına.

Daha Ereğli’den Gülüç’e gitmeden aracın içi çilek kokmaya başladı.

Mis mi mis…

TEM’de Tuzla’dan çıktıktan sonra başladı çilek dağıtımı.

-Tık tık tık biz geldik.

-Ereğli’den sevgilerle.

-Ne zahmet ettiniz renklilik güzelliğinin verdiği büyük keyf ile çilek servisi yaparken, Correfour’de Kandilli’den bir çocukluk arkadaşım ile buluşmayı da araya sıkıştırdığım gezide çok hoş bazı olaylar yaşadım.

Bunlardan birincisi Correfour’da yaşandı.

Elimde bir sepet çilekle içeriye girerken, güvenlikteki bayan adeta üzerime saldırdı “ne olur bir tane verin” diye.

Şaşırmamak elde değil.

“Hiç mi çilek görmedi bu kadın” diye düşünürken, Carrefour’dan dışarı çıkmakta olan orta yaşlı bir bayan “nereden aldınız çilekleri?” diye sordu.

Acayip gururlandım ha!

Bir şişindim bir şişindim ki.

Elimdeki çilek sepetinin çektiği dikkat hoşuma gitti.

“Burada bulamazsınız. Bu çilekler Osmanlı çileği, Karadeniz Ereğli’den geldi. Hediye hediye” dedim.

İnanın Carrefour’un içinde yürürken yanımdan geçen herkes çilek sepetine gıpta ederek bakıyordu.

Her biri çileğin görüntüsü ve kokusundan etkilenmiş belki de yutkunuyordu.

Gözlerdeki hayranlığı yakalamamak mümkün değil ki.

Ne çilekmiş bu bizim Osmanlı?

 

Osmanlı çileğinin bu kadar dikkat çekeceğini birisi anlatsa kulağımın bir ucundan girer diğerinden çıkardı.

Aroması muhteşem bu çileği biz de çok anlattık söz ile.

Gönderirdik otobüslerle dostlara.

Ama, bu kez bizzat yaşadım Osmanlı çileğinin ayrıcalığını.

Sevdim bu işi.

Mutlu oldum.

Cağaloğlu, Çapa derken yirmi sepet çileği dağıttık.

Doğu Bank’ta da fotoğraf makinelerini onarıma verdikten sonra, yine aynı yoldan feribot ile boğaz geçişimizi tamamladık.

İstanbul’a gelince Melek Yüksel’i aramamak olur mu?

Maltepe’deki “Katılımcı Maltepe” Gazetesinin İmtiyaz Sahibi Melek Yüksel’in bürosuna kadar gittik.

Harika oldu.

Melek’e çileğini verdiğimizde gözleri güldü.

Memleketinden bir koku gelmişti çünkü.

Özlem giderdik bol bol.

İstanbul’da bir kapı Melek Yüksel.

Ereğlili bir meslektaşımızın yaşam mücadelesi Maltepe’de “katılımcı” olup, gazetesinin sayfalarında ses veriyor.

Rüzgar gibi ılık bir dostluk esiyor Haziran’ın bu gecesinde.

Saatlerin nasıl koştuğunu gece yarısını geçtiğinde anladığımızda “şimdi gitmek vakti” diyoruz.

Melek’in eşine bir hafta sonunda buluşmak üzere söz verip ayrıldığımızda, aracın içine sinen mis gibi Osmanlı çileği kokusunu benliğime sindiriyorum.

Bir sepet çilek.

Bir sepet dostluk.

Bir sepet yarenlik aslında.

Sabaha yakın Ereğli’ye döndüğümüzde uzanıyorum yatağıma.

Daha huzurlu.

Ve daha güçlü