Orly Havaalanı terminalinde bir aileye takılıyor bakışlarım. 13-14 yaşlarında kumral bir erkek çocuğu beş altı yaşlarında iki kardeşinin elinden tutmuş koşturuyor. Orta yaşlı sarışın anne daha geriden elindeki valizle kendine yol açmaya çalışıyor. Küçükler Afrika kökenli siyah. Kız olanı iki bukleli saçı, sırt çantası ile şirin mi şirin. Erkek olansa sırt çantasını sallaya sallaya ağabeyinin elini bırakmadan adımlarını ona uydurmaya çalışıyor. İçim ısınıyor. İnsanlığın geleceğine ait bir muştu sanki. Radikal gazetesinde Yeşim Vesper imzalı bir yazı ilgimi çekmişti. Paris?te 8 ay önce açılan ilginç bir müzeden söz ediyordu. Quai Branly Müzesi. 250 bin metre kare üzerine kurulmuş, ilkel görünümlü bir bahçe içinde devasa bir yapı. Jacques Chirac müzeyi açarken yaptığı konuşmada 10 yıllık bir projeyi hayata geçirmelerinin amaçlarını şu sözlerle vurgulamış: ?Aşağılanan ve önyargılarla yaklaşılan Avrupa dışı uygarlıklara, evrensel kültürel zenginliğimiz içinde hak ettiği yeri kazandırmak ve böylece kültürler ve medeniyetler arasında gerçekleştirilmesi gereken diyaloğa katkıda bulunmak...? Fransızların bir anlamda kendileri ile yüzleştikleri, kendilerini sorguladıkları bir müze bu. Avrupa kültürü dışında da zengin bir kültürün varlığını ortaya koyma çabası. Kendinden olmayanları, öteki bellediklerini yıllarca dışlayan mağrur bir ülkenin kendini aklama çabası da denebilir belki. Eh! Madem Paris?teyim ve Yeşim Vesper?in bilgilendirici güzelim yazısı da yanımda Müzeyi gezmemek olmaz. Afrika, Asya, Okyanuslardaki ada halklarının el becerileri ile kotardıkları eserlerin tümü büyülüyor insanı. Totemlerini, tören giysilerini, dokuma ustalıklarını, renk kullanmadaki gelişmiş zevklerini izleye izleye yürüyorsunuz. Salondan salona geçerken Gine?den Yeni Zellanda?ya oradan Çin?e Tayland?a, Vietnam?a uzanıyor evrensel kültürün tadına bir kez daha varıyorsunuz mutlulukla. Bir küçük salonda Karagöz ve Hacivat?la karşılaşmak artık şaşırtmıyor sizi. 18 yüzyıldan bir Türk halısı örneği, gelinlik ve kaftanlar görmenin de şaşırtmadığı gibi... Onca ülkeden toplanarak sergilenen enstrümanların görsel şölenine ve kulağınızı okşayan müziğe bırakıyorsunuz kendinizi. İnce ince gezildiğinde günlerinizi alacak bu sergiden ayrıldığınızda bacaklarınızdaki sızlamadan ne denli yorulduğunuzun ayırdına varıyorsunuz. Ve şöyle diyorsunuz kendinize ?Yok! insanlık ölmedi henüz.? Paris?in görkemli Opera Binası görülmeli elbet. Ama alana yaklaştığınızda binanın önünde uzun renkli bir pano dikkatinizi çekiyor. Onarım zannediyorsunuz. Yaklaştıkça bunun çevre kirliliğini gözümüze bir kez daha sokmaya adanmış bir çalışma olduğunu fark ediyorsunuz. Denizlerimizin altını böylesine tıka basa kirletebilmek için aklını yitirmiş olmalı insanlarımız. Paris güneşli bahar günlerinden birini yaşıyor Şubat ortasında, Seine nehrinin iki yakası her yaştan, her renkten, her ırktan insanla dolu. Hele çocuklar; mutluluk fışkırıyor her birinin yüzünden. Sahi burada çocuklar ağlamaz mı hiç. Birden D?Austerlıtz Köprüsü?nün üzerinde bir bağrışma kopuyor. Oraya yöneliyoruz. Kay Kaylı yüzlerce insan sökün ediyor.Her yaştan her boydan neşe içinde uçarcasına köprüyü geçip bulvara dalıyorlar. Konvoy uzun mu uzun. En arkada da üç dört tane cankurtaran. Arada Kay Kaya binmeyi göze alamayarak bisikletleri ile onlara eşlik edenler de var. Havayı kirleten otomobillere bir gönderme, bir şık protesto biçimi belki de bu. Sonra uçağa biniyorum yine. Artık ülkeme dönmeliyim. Bir haftadır görmediğim gazetelere göz atıyorum merakla. Düşündüğüm gibi değişen bir şey yok. Birbirimizi boğazlamaya, sövmeye, rüşvete, ölmeye, öldürmeye devam. Anlaşılan dünyaya Fransız kalmayı sürdürmeye kararlıyız.