Ankara’dan Korhan Us’un getirdiği “Göl Dağı” kitabını okuduğumda bir Zonguldaklı olarak inanın çok üzüldüm.

Üzüntüm babalarımızın dedelerimizin yaşadığı büyük işkenceyi daha derinden öğrenmekti.

Milli Koruma Kanunu çerçevesinde 13-50 yaş aralığındaki Zonguldaklıların nasıl köylerinden dipçikli toplandığını, kaçmaya çalışanların zincirlere vurulduğunu, kaçmayı becerenlerin ise var ise eşinin yok ise anasının karakollarda rehin tutulduğunu okuduğum her satırda isyan ettim.

Bu nasıl iş?

Zonguldak işgal edilmiş de köleliğe mi mahkum edilmiş yaşayanları?

Yıl 1940.

O dönemde kim var devletin başında?

?

Yok efendim ikinci dünya savaşıymış.

Bunda Zonguldaklıların suçu ne?

Aç açık ayaklar çıplak ölümün kelle avına çıktığı ocaklarda çalışanlar insan değil mi?

Zonguldaklılara yapılan bu alçaklığı düşman yapmaz desem yeridir.

 

Korhan şimdi aynı yazarın Dilaver Paşa nizamnamesinin de yer aldığı “Mükellefiyet”i  getirdi. Şimdi bu kitabı okuyorum ama her sayfasında Zonguldaklıları bu şekilde ezenlere olan isyanımla üzerine lağım gibi kusmak istiyorum.

Dedemin babasının adı Eyüp’müş. Dedemin adı Durmuş, babamın adı da Mustafa.

Madenci ailesi benim ailem.

Hepsi de maden ocağında çavuşluk yapmışlar ölümle koyun koyuna.

Bu nedenle maden ocaklarında yaşanan işkencelerle okuduklarımdan çok etkileniyorum.

Açıkçası boğuluyorum.

 

Yılmaz Erdoğan’ın “Kelebeğin Rüyası” filmine bu doluluğumla gittim.

Şairlerimiz Rüştü Onur ile Muzaffer Tayyip Uslu’nun yaşamının şiir ve aşk boyutu üzerine kurgulanan filmde çok az sahne var mükellefiyetle ilgili.

O sahneleri izlerken sırtım üşüdü.

Dişlerimi sıktım.

Dedelerimi, dedelerimizi, babalarımızı düşündüm.

Karakola atılan analarımızı, gelinleri aklıma getirdim.

Yumruğumu sıkmışım farkında olmadan.

 

Jandarma dipçiliği ile ölüm kuyusuna atılan Afrikalı köleler gibi çalıştırırken kırbaç eksik olmamış sırtlarından.

Küfelerle kömür taşırken çocuklar, İngilizler, Fransızlar, Almanlar yemiş kaymağını yurdumun.

Filmde ayaklarına vurulmuş madenciler de vardı.

Madenciler.

Zonguldaklılar.

Her dönem sırtına binenlere ses çıkarmamış Zonguldaklı.

Padişahına bağlı, ardından da Cumhuriyetin döneminde Atatürk’ten sonraki  faşist kafalılarının baskına da suskun.

Hey Zonguldak hey!

 

Zonguldaklı mükellefiyet zulmünden kurtulunca özgürlüğün ne olduğunu öğrenebilmiş yaşadıklarıyla.

Zalim mükellefiyet.

Çok zalim.

Hayvanca.

Alçakça.

Kalleşçe.

Her kim ki şu veya bu anlamda mükellefiyeti savunuyor veya savunmaya kalkıyor ise o dönemdeki faşizmin piyonudur.

Suç ortağıdır.

 

Hey Zonguldaklı.

Sendikalar.

Sivil toplum örgütleri.

Maden mühendisleri.

İşçi kuruluşları.

Zonguldak’ta uygulanan bu mükellefiyetin üzerindeki örtünün kalkması için harekete geçin.

Devlet tüm belgeleri açıklayarak günah çıkartsın.

Hesap sorulsun hesap!

 

Zonguldaklıları anlamak için araştırma yapılmalı.

Bu yöre insanı neden saygılı yönetenlere.

Neden eline silah alıp dağa çıkmamış?

Neden her alanda hesap sormamış?

Neden sırtına binen asalakları temizlemek için kazmasını sallamamış?

Ve neden suskun?

 

Kelebeğin Rüyası’nı mutlaka izleyin.

Bana göre bir sanat eseri.

Elbette anlayana veya anlamak isteyene.

Bakın Rüştü Onur nasıl anlatmış bizi:

İTİRAF

 

I
Size açabilmeliydim içimi
Geceler yalnız size
Ve yüzüm kızarmadan
Çocukluğumun küçük aşklarını
Anlatabilmeliydim
Geceler yalnız size.


II
Benim de aşklarım oldu
Ve alabildiğine günahlarım.
Halbuki bigünah olmak istedim
Bütün ömrümce.


III
Anam,
Ben topaç çevirirken sokakta,
Benim güzel oğlum,
Paşa olacak derdi...
Halbuki ben hâlâ
Topaç çeviriyorum sokakta.