Gazeteci meslektaşlarımın tutuklu olarak cezaların evlerinde tutulmasına karşı sesimi yükseltmeyi öncelikle mesleki dayanışma kültürümün gereği sayıyorum.

İşi gazetecilik olan, araştırmacı ve soruşturmacı ilkelerden ödün vermeden karanlıkların üzerine giden ve bu gün digital terörle içeri atılan meslektaşlarıma karşı yapılan itibarsızlaştırma ayıbı içinde olanların da, öncelikle kendilerini ortaya koyarak kendi başlarına böyle bir durum geldiğinde yaşayacakları duygusallığın en azından kenarına kısa bir yolculuk yapmalarını çok isterim.

Ama yok!

Ülkemizde son yıllarda bir alışkanlık gelişti ki, kendisi gibi düşünmeyenlerin en haksız bir biçimde hapishanelerde tutulmasına alkış tutanlar türedi.

Sevinçlerinden utanmasalar göbek atmayı düşünecek kadar kin ve nefretleriyle iftira kampanyasına çanak tutan veya içinde yer alanlar, elbette bilemezler bir kedinin insan yaşamındaki önemini.

Dört duvar.

Gökyüzü yok.

Kapı demir.

Küçücük bir hücrede kalıyorsun aylarca.

Aylar ayları devirirken yıllar geride kalıyor.

Yanında konuşacak kimse de yok.

Sağa bak duvar, sola bak duvar.

Yanında bir can arıyorsun.

Bana bir kedi verir misiniz? diye insani bir duygu ile talepte bulunduğunda mevzuat çıkıyor karşına.

Olmaz! dediklerinde yıkılıyorsun.

Alıyorsun eline kalemi, sesini duyuracak bir makama mektup atarak bana bir kedi verdirir misiniz? diye istekte bulunuyorsunuz.

Yine yok.

Yine yalnız.

Yine beton.

Yine dört duvar.

Yine demir kapı.

Yine hücre.

 

Oda TV tutuklularından gazeteci Müyesser Yıldız'ın bu sürecini okuyarak izledim.

Çoğunluğunda gözüm doldu.

Anlamaya çalıştığımda daraldım.

Bir kadın.

Bir gazeteci.

Bir Atatürkçü.

Ve dedi ki, bana bir kedi verir misiniz?.

Vermediler.

Bir kediyi hücrede tutsak bir meslektaşımızdan çok gördüler.

 

Müyesser Yıldız özgür şimdi.

Son duruşmada diğer meslektaşlarını tutuklu bırakıp tahliye ettiler o'nu.

O ise gönlüm içeride kaldı dedi.

Kolay mı?

16 aya yakın bir hücrede kal.

Sana bir kedicik bile vermesinler.

Yalnız başına dört duvarla başbaşa kal.

Düşün o ayları.

Düşün ki, o gel-gitleri.

Düşünebilmek o kadar zor ki.

 

Müyesser Yıldız'ın başına gelenler kitaplık.

Mutlaka kaleme alınmalı Mustafa Balbay'ın yazdıkları gibi.

Ve sonraki kuşaklara kalmalı.

Denilmeli ki, Türkiye bir ileri demokrasi yaşadı.

Bu ileri demokrasinin bedelini ödeyenler ulusalcıydı.

Yiğitti.

Gazeteciydi.

Profesördü.

Paşaydı.

Akademisyendi.

Aydınımızdı.

 

Melda Onur bir TV programında Müyesser Yıldız'a bir sokak kedisi vermiş.

O fotoğrafı gördüğümde koptum.

Canım yandı.

Şu koskoca ülkeye bakar mısınız ki, yargısız infazlarla ulusalcıyım diyenler yok edilmek isteniyor.

Ve sonra da, din, iman, vicdandan söz ediliyor.

Tövbe estağfurullah.

Tövbe!..