Gazeteci Yazar Soner Yalçın, Odatv davasında tutuklu olarak yargılanıyor.
Gazeteci, gazetecinin kötü gün dostu olmalı.
Gazeteci, meslektaş dayanışması içinde olmalı.
Gazeteci, baskı, tehdit ve yıldırmalara karşı direnmeli.
Gazeteci, tetikçi ise hiç olmayıp sadece doğruların peşinden gitmeli.
Gazeteci, etik ilkeleri korumalı ve asla da çiğnenmesine de izin vermemeli.
Gazeteci, yargısız infaz da yapmamalı.
Gazeteci, barıştan ve sevgiden yana olmalı.
Gazeteci, işi gazetecilik olup, aşını da bu meslekten kazananlarla gazetecilik kültüründe hep buluşmalı.
Bu nedenle, tutuklu olarak yargılanan gazetecilerin içlerinde bulundukları durumlarla ilgili bu köşeden çok yazı kaleme aldım.
Bir sosyal paylaşım sitesinde de Kdz. Ereğli'nin Cehennemağzı Mağaraları'nın önündeki demir parmaklıkların ardından çektirdiğim fotoyu hiç değiştirmedim/değiştirmiyorum,
Mustafa Balbay'ı, Müyesser Yıldız'ı, Nedim Şener'i, Soner Yalçın'ı ve diğer tüm gazetecilerin tutuksuz yargılanmasını savunanlardan biri oldum.
Olmaya da devam edeceğim elbette.
Gazeteci böyle günlerde meslektaşının yanında olur olmalıdır da!..
Mustafa Balbay gibi bir çok kitabını okudum Soner Yalçın'ın. Tutuklu yargılanırken Silivri'de yazdığı 'Samizdat'ını da bir soluktu okuyup bitirdim ve şimdi de Ahmet Şık'ın Pusu'sunu okuyorum.
Okuduğum kitaplar içinde ben gazetecilerin neden tutuklandığını anlamış değilim.
Bir gazeteciye, 'bunu niye yazdın?' sorusunu ise hiç anlayamıyorum.
Gazeteci ne yapar? Elbette yazar!..
Yazdıkları için tutuklandığını kitaplarından öğrendiğimiz gazeteci meslektaşlarımızdan Soner Yalçın Avrupa Parlamenterlere gönderdiği mektupta, 'Kimse Var mı Orada?' diye soruyor.
Bugün bu köşe, meslektaş dayanışması çerçevesinde Soner Yalçın'a ayrıldı.
İşte o mektup:
Günde 17 saat su verilmeyen, 24 saat aydınlanma lambalarının açık olduğu ve her anımın 2 kamerayla izlendiği cezaevindeki koğuşumda bazen kendimi bu sözü söylerken yakalıyorum: 'Kimse var mı orada ?'
Yaklaşık 2 yıldır İstanbul'daki Silivri Cezaevi'nde tutukluyum. Daha mahkeme ne kadar sürecek bilmiyorum.
Fakat ben şimdiden, unutuluşa mahkum edildim. Suçum büyük çünkü; düşünmek, gezmek, gazetecilik yapmak.
Adım, Soner Yalçın. 47 yaşındayım ve 25 yıldır gazetecilik yapıyorum. Türkiye'nin önde gelen bazı gazete ve TV merkezlerinde yöneticilik yaptım. Son olarak Türkiye'nin önde gelen gazetesi Hürriyet'in yazarıydım. 12 kitap yazdım. Bunların hemen hepsi, 100-200 bin satarak beni ülkemin bestseller yazarı yaptı. Ayrıca odatv.com adlı haber sitesinin sahibiyim.
25 yıllık gazetecilik yaşamımda, Türkiye'deki faili meçhul cinayetleri, devlet içindeki illegal örgütleri, çeteleri, mafyayı ve dinci cemaatleri kaleme aldım. Tarih çalışmaları yaptım.
Yazdıklarım nedeniyle ölüm tehditleri aldım; aylarca saklanmak zorunda kaldım ama yine de korka korka hakikatleri yazdım.
Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi, Türkiye Millet Meclisi Faili Meçhul Cinayetleri Araştırma Komisyonu, devlet mafya ilişkilerini araştıran mahkemelerde tanıklık yaptım.
Gazetecilik kuruluşları dışında hiçbir derneğe, vakfa, siyasal partiye ve örgüte üye değilim.
Ülkemde sadece mesleki kimliğimle tanınırım, siyasal kimliğimle değil.
Ve buna rağmen, 5 yıldır süren yargılama sonucu hala ortaya çıkarılamamış 'Ergenekon' adı verilen gizli bir örgütün üyesi olduğum iddiasıyla hapisteyim. Peki delil olarak ne gösteriyorlar?
Sahibi olduğum odatv.com bilgisayarında devlet güvenliğini ilgilendiren Word dosyalarının bulunması!
Bunlar bize ait değil, virüsle bilgisayarımıza gönderildi. Bunu Türkiye'nin üç seçkin üniversitesi ile bir ABD bilişim ve siber suçlar şirketinden aldığımız bilirkişi raporlarıyla ispat ettik. (Bu virüsü, polis içindeki dinci bir cemaat mensuplarının yaptığından şüphe ediyoruz.)
134 sayfalık iddianame aslında neyin yargılama konusu olduğunu ispat ediyor:
İddianamede, 361 'haber', 280 'kitap-yazı', 53 'köşeyazısı', 26 'röportaj' ve 5 'makale' sözcüğü geçmektedir!
İddianamede, silah yok, bomba yok, cinayet yok, eylem yok. Mahkemede hakimler bana sadece, 'o haberi neden yaptınız' veya 'o röportajı niye yayımladınız' sorusunu yöneltti!
İşte suçum bu: Soru sormak, gerçeği aramak, hakikati yazmak. Yani, mesleğimi yapmak...
Türkiye'deki meslektaşlarım şeytani bir entrikayla hapse atıldığımı biliyor. Fakat büyük çoğunluğu, cezaevine gönderilmemek, işsiz kalmamak için korkup gerçeği yazamıyorlar.
Bu sebeple ben de size bu mektubu yazıyorum.
Benim ülkemde düşünce hala kötülüğün simgesi olarak görülüyor. Düşünsel değerlere tutkuyla bağlı zihinlere sadece düşmanlık ediliyor; sahte delillerle hapse atılıyor.
Bu mektubu size yazdım; çünkü siz benim 'suç' ortağımsınız. Nasıl mı:
Aydınlanmayı, özgür düşünceyi, akılcılığı sizden öğrendik biz Erasmus, Descartes, Montesquieu, Voltaire, Rousseau, David Home, Kant, Marks, Weber, Sartre, Camus değil misiniz siz?
Siz düşünce için canını veren Brunu değil misiniz? Siz Dreyfus'un yanında duran Emile Zola değil misiniz? 'Siz yanlış yaşam doğru yaşanmaz' diyen Adorno değil misiniz ?
Sevgili dostlar, evet siz benim 'suç' ortağımsınız! Sizi harekete geçirmeye çağırıyorum. Yalnız olmadığımı gösterin.
Sessizliğe mahkum edilişime son verin.
Sesim olun, kalemim olun.
Yıkın yalanlarla örtülü şu zindanın dört duvarını.
Yoksa...
Bu yine; toprağa, çiçeğe, ağaca ve en dayanılmazı 12 yaşındaki oğlumun kokusuna hasret; insani niteliklerimi kaybetmem için yoğun tecrit uygulanan cezaevindeki koğuşumda kendimle konuşmaya devam edeceğim:
'Kimse var mı orada?..'"