Beyaz TV’deki bir spor programındaki eleştirilere öfkelen bazı taraftarlar anında örgütlenip gecenin bir yarısında yollara dökülüvermişler.

Slogan belli.

“Ölmeye ölmeye geldik!” değil.

“Öldürmeye öldürmeye geldik”!

Mantık bu olunca taşlar sopalar görevde.

Heyt!

 

Holigan taraftarlar ilk hedefiniz Beyaz TV’dir ileri!

İlerliyorlar.

Gecenin sessizliğini yara yara ulaştıkları televizyon merkezine başlıyorlar attırmaya.

Şangır.

Şungur.

Ah!

Of!

Yani şiddet!

Özgür basın (!) baskı altında.

 

Şimdi iğne ile çuvaldızı karşılıklı oturtup da olayı kendi penceremizden değerlendirelim mi?

Bir: Bir görüş ve düşünceye karşı şiddet yolu ile tepki koymanın insanlık ile uzaktan yakından ilgisi yoktur. Bunu her kim yapıyor ise hayvandır.

İki: Basın özgürlüğü adı altında kimsenin kimseye hakaret etme, kişi hak ve özgürlüklerine saldırmaya, iftira atmaya, doğruluğu kuşkulu olayları haberleştirerek zan altında bırakmaya, alay etmeye, yanıt hakkına engel olmaya hakkı yoktur.

Olayın iki penceresindeki tek gerçek budur.

 

Spor karşılaşmaları veya taraftarlık denen kavram kişilik bozukluklarının tatmin aracı olmamalıdır.

Rakip taraftar düşman değildir böyle bir gözle asla görülmemelidir.

Her karşılaşmanın üç sonucu vardır. Bu üç sonucu da içine sindirebilmek sportmenliğin birinci ve vazgeçilmez kuralıdır böyle de olmalıdır.

Rakibinin veya rakip yandaşlarının can ve mal güvenliğini tehdit etmek, zarar vermek suçtur.

Taraftar olmanın gerçek anlamdaki  erdemi de rakip kazandığında alkışlama olgunluğunu gösterebilmektir.

Beyaz TV’ye yapılan saldırı hiçbir taraftarın örnek alacağı değil, asla hatırlamak istemeyeceklerini alçakça bir saldırı olarak görülmelidir.

Emniyetin faillerini tek tek ele geçireceği bu ve benzeri her tür olayda yargının da caydırıcı gücünü kullanmanın zamanı çoktan geldiği artık görülmelidir.

 

Çuvaldızı taraftar geçinenlere batırdıktan sonra şimdi sıra bize geldi.

Türkiye’de basın özgürlüğü falan filan yok. Hepsi hikaye. Türkiye’de hem basın özgürlüğü genelde kalmadığı gibi;  ayrıca oto sansür sisteminin sınırsız ve acımasız uygulandığından dolayı adı da yok!

Ama…

Türkiye’de şu var ki, gazeteciliğin temel kuralı olan “saygı” konusu evlere şenlik. Bugün ülkemizde kendilerini gazeteci, yazar, yorumcu, köşe yazarı, redaktör, genel yayın yönetmeni, patron, yazıişleri, istihbarat müdürü falan filan her kim var ise, büyük çoğunluğunun meslek ilkelerini okuduğunu bile sanmıyorum.

Eğer ki, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti’nin çok uzun bir emek sonrasında hazırlayıp kabul ettiği “Türkiye Gazetecileri Hak ve Sorumlulukları Bildirgesi”nden haberdar olup okusalar, okuduklarını da anlayıp meslek kuralı olarak bilinçlerinde kabullenseler bu seviyesizlik yaşanmaz.

Eline kalem alan ertesi günü gazetecilik dersi veriyor.

Mikrofonu kapanın ayakları yerden kesiliyor.

Kamerayı gören tüm komplekslerini saldırganlığı ile dışa vuruyor.

Bu mu basın özgürlüğü?

Elbette hayır!

Televizyonlardaki spor programlarının büyük çoğunluğunda rezillik diz boyu.

Hani bir söz var ağzı olan konuşuyor. İyi tamam da, ağzım konuşuyor diye ağzına her geleni söyleyemezsin ki. Herkesin bir onuru var, ailesi var, çocukları var, akrabaları var, çevresi var.

Hani empati?

Önce gazeteciyim diye ahkam kesmek zavallılıktır.

Kişi önce insan olacak insan.

Sonra ne halt olur ise olsun…

 

Sonuçta Beyaz TV’ye yapılan saldırı her açıdan kınanmalıdır, kınıyorum.

Ama… bu demek değil ki yorumcu adı altında ağzına geleni söyleyenler haklıdır. Kesinlikle hayır ve yanlıştır.

Bu olayda herkes kendi payına düşeni alır ise mesele yok.

Alır mı derseniz, 34 yıllık meslek yaşamımın birikimleri ve yaşadıklarımı  yan yana getirdiğimde koskocaman bir hayır.