10 Ocak Çalışan Gazeteciler Bayramı ile 24 Temmuz Basın Bayramı günlerinin anlamı çerçevesinde yapılan açıklamalar ve etkinliklerin büyük çoğunluğunu hiç samimi bulmam.

Çünkü…

Çoğunluğu geçici yetki ile işgal ettiği o koltukta iken çalışan gazetecilerin haklarını dile getirmez. Verilmesini istemez. Sahip çıkmaz. Daha ötesi ayrımcılık  bile yapar.

Bir tane makam sahibinden duymadım gazeteciye “senin sosyal güvenliğin var mı?” diye sorduğunu.

Ha burada kimse “bana ne” de diyemez/dememelidir!

Kayıt dışı istihdamla (KADİM) mücadele etme sorumluluğu vardır tüm valilerin, kaymakamların, belediye başkanları başta olmak üzere kamu görevlilerinin.

Vardır ama o görevi yerine getirmezler.

Belki de ürkerler medyanın hışmına uğramamak için.

Oysa 10 Ocak çalışan gazetecilerin bayramı.

Yani haklarının seslendirilmesinin yıldönümü.

Şimdi bu pencereden bakalım mı genelde ve yerelde gazetecilerin içinde bulundukları durumlara?

Nasıl fotoğraf?

Tepede “patronunun sesi” olanların dışında hiçbir gazetecinin iş güvencesi yok.

Yaşam standartları düşük.

Gelecek endişesi çok.

Hele yerel  evlere şenlik.

Çalışan gazeteciden çok patron var.

Elini sallasan gazete sahibini çarpıyor ama ortada çalışan gazeteci yok.

Gazete patronunun bir işletmesi olur.

Orada tesis bulunur.

Sıra sıra gazeteciler çalışır ve topluma bilgi taşır.

Peki öyle mi?

 

Çalışan gazeteciler bayramı falan yok dostlar.

Bunlar hikaye.

Palavra.

Kutlanması ise tamamen saçma.

 

24 Temmuz Basın Bayramı’nda da aynı.

Basında sansürün kaldırılışının yıldönümünde, gazete patronları veya üst düzey yöneticilerinin aşılamadığı bir oto-sansür virüsünün girmediği neresi var?

Her yer sansür her yer işgal!

Ardından en başta devleti yönetenlerin sansürü geliyor.

Muhalif basın tu-kara ilan edilip toplantılara davet edilmeyerek açıkça sansür uygulanırken, bu sansürün üzerine giden mi var?

“Aman bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyenler böyle bir çifte standartlılığa karşı kalemlerini bırakamıyor ise hangi sansürün kaldırılışının yıldönümünü kutluyoruz.

Sansür her yerde ve sınırsız uygulanıyor.

 

Peki bu olumsuzluklara karşı mücadele vermesi gereken meslek örgütleri nerede?

Patronların işgalinde.

Türkiye genelinde ne kadar gazeteci cemiyet (cemiyetler de dernektir. Açılımlarının devamı ‘dernek’ ifadesiyle biter) var ise yüzde 90’ına yakını gazete patronudur.

Adında “gazeteciler” olan bir örgütün başında “patron” olur mu?

Asıl çelişki burada zaten.

Patronlar gider var olan veya olmayan“Gazete Patronları Derneklerine”  katılabilir veya yenisini kurabilir, doğru olan da budur.

Ama “Gazeteciler Derneklerine” değil başkan yönetici bile olamazlar/olmamalıdırlar.

Gazetecilerin değil de patronların elinde bulunan bu sözdeki dernekler de gazetecilerin hak ve çıkarlarını değil, nasıl abone kaparım, nasıl ramazan yardımı alırım, nasıl ilan isterim, nasıl ihale alırım tezgahını döndürür.

Bu açıktır.

Gerçeğin ta kendisidir.

 

Sonuç olarak “samimi bulmadığım” bu açıklamalar ve etkinlikler  benim gözümde “yağ çekmekten” öteye gidememektedir.

Eline geçirdiği kamu kaynaklarını “yandaş” veya “muhalif” diye ayrım yaparak kullanan bir kafaya sahip olan bir yönetici şimdi bugün çıkıp da “Çalışan Gazeteciler Bayramı”ndan söz ediyor ise açıkça iki yüzlülük yapmaktadır.

Böyle kutlama da olmaz olsun.