Hani derler ya, Allah eksikliğini de vermesin düşürmesin de.
Yaşamın içinde karşı karşıya kaldığında daha iyi anlıyor insan bu sözün değerini.
Bu sözün ne anlama geldiğini ilk kez 1979 da merhum ağabeyim Durmuşun Ankaradaki tedavileri sırasında anladım.
Hastane nedir bilmiyorum ki o yıllarda.
Bıçak gibi delikanlıyız.
Ne ele ne avuca sığmıyor ve o gençlik enerjisi ile de gözümüzü budaktan esirgemiyoruz ki, hastane ve hastalık aklımızın ucunda şöyle bir nefes alıp da çay içecek zaman bulabilsin.
Öylesine uzağız ki bu acı gerçekten, ağabeyimin ilaçlarını alabilmem için reçeteyi elime tutuşturduklarında, her yerde bulamayacağımı, eczanelerde bulumadığım takdirde ise kanser araştırma merkezine gidebileceğimi anlattılar.
Kapı kapı dolaştım önüme gelen tüm eczaneleri.
Bir iki tanesini buldum ama bazıları yok.
En sonunda kanser araştırma merkezini sormaya ve bulmaya çalıştım.
O merkezin önüne geldiğimde anladım gerçeği.
Bana ne dediler?
Kanser araştırma merkezinde bulursun.
O da ne?
Benim ağabeyimin kanser mi?
O anı hiç unutmam.
Mermi şakıldı sanki beynime.
Doldun kaldım o kapının önünde.
Benim ne işim var burada. Demek ki ağabeyim kanser ha!
Daha 31 yaşında iken 10 Kasım 1979da ayrıldı aramızdan ağabeyim.
O da çok gençti.
Su gibiydi.
Ama, kanser alıp götürdü sonsuzluğa.
Hastaneler öyle.
Hem eksik olmasın, hem de düşürmesin kimseyi.
Hastane dünyası ayrı.
Atmosferi.
Psikolojisi.
Acısı.
Hizmeti.
Hemşiresi, doktoru.
Aynı polis ve savcılık gibi.
Soğuk!
Hastanelerde yaşananlar hasta veya hasta yakını gözüyle görmek ve o gözlükle de sağlık denen kavramın en büyük hazine olduğunu kavramak gençlikte olmuyor.
Yaşayarak öğreniyoruz yaşamı.
Hepimiz.
Hep birlikte