Geçtiğimiz günlerde İstanbul’da Uluslararası düzeyde “Kırsal Kalkınmada Alternatif ve Yeni Yaklaşımlar” konulu 3 gün süren bir Konferans-Çalıştay’a katıldım.
Kırsallık ana tema olunca ağırlıklı olarak “köy”, “köylülük” bilimsel ve genel anlamında tanımlandı.
Bilim insanları KÖY’leri; Az ve ağırlıklı olarak yaşlı nüfuslu, işletme sayılarının çok çok az olduğu, geçim kaynaklarının daha çok tarım ve hayvancılıktan sağlandığı, üretici niteliğindeki kişilerin yaşadığı küçük yerleşim yerleri olarak tanımladılar. Bu tarife bilimsel olduğu için katılmamak mümkün değil elbette..
Yine bilim insanları KÖYLÜLÜK kavramını ise; üretici kimlikleri ağırlıklı olan,  küreselleşmenin olumsuzluklarına karşı üretim ve yönetim modeli olarak kendilerini savunamayan, değişen (örn. Tarla satıp lüks araba almak gibi), ekolojik döngüye yönelik ticari üretim dönen, bölgelere göre heterojen (farklı) yapıya sahip insanlardan oluşan topluluk olarak tanımladılar..
Her iki kavramı da anlatıldığı şekilde sizlerle paylaştıktan sonra benim/ekibimizin ilçemizdeki civar köylerde yıllardır sürdürdüğümüz, sürdürmeye (bürokratik, çekinen-katılan yöre halkı, muhtar vb. sebeplerle gerçek anlamda özveriyle) çabaladığımız çalışmalarda tanıdığımız köy ve köylülüğü paylaşacağım. Ayrıca da  bilimsel yaklaşımlara yorumlarımı katarak devam edeceğim.
Ülkemiz genelinde bilim insanlarınca yapılan bu araştırmalara katılıyorum tabi. Köylü artık köyünden ve köylülükten uzaklaşmakta. Devletin verdiği teşvikler üretimi desteklemekten çok köylüyü üretimden uzaklaştırarak kırsaldan kente harekete odaklıyor. 1975-2010 arası 400.000 insan aşağıda izah edilen nedenlerle kentlere göçmüş;
34 bin köyün 31 bininde okul yok. Endüstride daha çok gelir potansiyeli olunca şehirlere gelindiğinden “taşımalı eğitim” geçerli olmaya başladı.
Cinsiyet; Önemli paya sahip (evlenecek erkek nüfusu fazla, evlenilecek kız az) Kızlar genelde şehre evlenmek, şehirde yaşamak ama köyle ilişkileri sürdürmek istiyorlar.
Çoban sıkıntısı küçükbaş hayvan yetiştiriciliğini olumsuz etkiliyor. Dolayısıyla da hayvan üreticiliği/geçimin hayvandan sağlanması son derece zora giriyor.
Emeklilik; 5 haneden 2 si tüm köylerde (% 93’ü) emeklilik geliriyle geçiniyor. Dolayısıyla tüketim mekanları oluyor diye düşünülse de yanlış, bu gelirin çoğunu çiftçiliğe finanse ediyorlar. Kentlerde yaşıyorlar ama köylerde ev kiraları ucuz olduğu için köylere dönüş yapabiliyorlar.
Özellikle Güneydoğu ve Doğu’da ağalar, arazi sahipleri büyük şehirlerde yaşıyorlar. Köylere önemli işleri için gidiyorlar yada sorumlular atıyorlar. Pek çok köyler ve tarım alanları boşaltılmış ama geri dönüş var ve üretim, çiftçilik ağırlıklı geçim kaynakları. (Kullanılan  rakamlar D.İstatistik kurum verileri.)
Farklılıklar da var; Antakya yada Orta Anadolu’da insanlar farklı sebeplerle göç ediyorlar ama genelde Avrupa, Brezilya ve Çin’e kıyasladığımızda bu bölgeler ve köyler arasında farklılıklar var. Genel sonuç olarak insanlar çok mekanlı yerleşim tarzlarını benimseyebiliyorlar. Sağlıklı analizler için bizlerin bunu detaylı şekilde incelemesi gerekir,
Genel gözlemim, kırsal-kentsel göç zamana ve mekana göre değişiyor. Yoksul kesimden (kentte) kırsala göç oluyor, orada toprak alıyorlar. Gençler ya kentlerde birer ev edinip köylere yaz dönemlerinde kendi kış yiyeceklerini hazırlamak için gidiyorlar yada çocuklarını okutmaya kentlere göçtükleri için çok azlar. 80 sonrasında kır nüfusunda artış olmasına karşın 2001’den sonra azalma olmuş. Son dört yıldır ise istikrarlı. 
Köylü olmak aslında ciddi mücadele etmek anlamında, köylüyü-köylülüğü öven hiç kimse yaşamsal varlıklarını sürdürmek için onlara ekonomik/geçim türü yardım etmiyor. Şehirlerle köylerin bağlantısı daha etkin ve aktif olarak özellikle de yerel yönetimlerce sağlanmalı. Bu konuda görev ağırlıklı olarak, muhtarlar ve bağlı oldukları il/İlçe yerel yöneticilerinde.. Ancak kişisel veya dernek, kooperatif gibi tanışmalar/tanışmamalar ne yazık ki köy çalışmalarını, köylere götürülmesi gereken hizmetleri olumlu ve olumsuz anlamlarda çok etkiliyor.. 
Bazı bölgelerimizde köylü, şehirde kazandıklarını köyünde harcıyor, toprak işliyorlar, satıyorlar. Tarım için gerekli bazı araçları kendi imkanları ile sağlıyorlar.
Yeni piyasaların oluşturulması yalnızca gönüllülük esasına dayanmıyor, köylünün çalışıp inşa etmeleri gerekiyor.  Genelde yeni piyasalar için gerekli olan; kırsalı geliştirmek isteyen güçlü bir devlet veya STK.. Aksi halde kırsal kalkınma yerine gerileme olur.
Eğitim ise iletişim kurma, ağlar arasında bilgi kurmaktır. Dünyada her zaman olduğundan daha fazla köylü var, hükümetler ve insanlar tarafından görülmek istenirse görülür.
Hükümet politikaları, yerel halk/köylü ve sivil toplum kuruluşları olarak yeni alternatifler geliştirmek zorundayız.
Özelleştirme ile Köylü, özerklik, onurlu bir yapı, çevrenin korunması ve kimliklerinin yeniden elde edilmesi gerektiğini önemle vurguluyor.
Özelleştirme çoğu zaman tarım, çiftçilik sektörünü göz ardı etmekte ve bu nedenle de köylülüğü sürdürerek üretim yapmak isteyen köylü-üretici bunun tam anlamıyla karşısında.. Çünkü gıda egemenliği; tarım arazilerinin savunma aracıdır, yerel pazarlar için de aynı önemi taşır. Çiftlikten çiftliğe alışverişi destekler. İstihdam yaratmaya, yerel kimlikleri savunmaya katkıda bulunur. Yerel çiftçiler yerel topluluklarımızı besliyorlar, ayrıca gezegenimizin soğutulmasında da tarımın önemi büyük.
Bu girişimlerin eklemlendirilmesi süreci çok önemli. Birçok girişim yerel düzeyde. Özellikle çiftçiler-kurumlarla tüketiciler arasında koordinasyonda ciddi sıkıntılar gözlemliyoruz.  Şehir ve kırsal arasındaki ittifak da köylü için zor ve çok önemli. Bunu gerçekleştirebilmeleri için hükümetlerce, yerel yönetimlerce başlatılacak somut ve yerel adımlar gerekli.
Kendi tarımımıza vermediğimiz desteği ithalata veriyoruz gibi. Mesela Türkiye’nin hızla artan yem ihtiyacı vardır. Hayvan ithalatı yaptığımız ülkeler neredeyse hepsi deli dana hastalığının olduğu ülkeler. % 75 tarım arazisinde buğday ekili ülkemizde ama buğday ithal edilmekte.
Tarımın endüstrileşmesi ile üreticinin ortama, toprağına sevgisi doğal olarak azaldı. Üretici tüketici birbirine yabancılaştı. İnsanlar arayışa girdi. Geleneksel gıda (yeni adıyla organik gıda) ilgi görmeye başladı ama geleneksel olması için hayvanın yerli, tohumun yerli olması gerekli.
Köylünün derdi geçinmek, çocuklarını okutmak, evlerini yaşanabilir şartlara ulaştırmaya çalışmak. Ne üreteceklerinden çok, üretimden ne para kazanacakları önemli ki bu teşviklerle her aşaması zahmetli olan gıda üretimine katlanmak yerine kolayca elde edebildikleri teşvik gelirleriyle geçinmeyi tercih ediyorlar.
1991 de köylü % 89 kendi toprağını işliyorken 2006 ya gelindiğinde % 71 e düşmüş. Yani başkalarından toprak kiralama (%74) yapıyorlar, işliyorlar. Böylece toprak mülkiyet de değiştirmiyor. Tahıl ekimini azaltıp sebze, meyve ekimini artırmışlar zira bunların pazarlanma oranı daha yüksel ayrıca yine pazarlanabilir hayvansal üretim tüm bitkisel ürünlerden daha fazla. 2008 krizinden itibaren kırsala göç artınca tarım istihdamında artış olmuş ama 2011 yılından bu yana da tersine dönüp tarım dışı çalışmada % 38 oranında artış olmuş..
Bence de şu anda köylerdeki değişim-dönüşüm önemli ölçüde piyasa işleyişi ile ilgili gelişmekte. Aslında şu sorulara cevap aramakta yarar var ve bu çalışmayı cevap alabileceğim/aldığım muhtarlarla çalışmaları başlattık. Daha ilerleyen aşamalarda elimdeki somut verilerle Bülent Ecevit Üniversitesi ile ortak çalışma talebim olacak..

SORULAR
•Piyasa işleyişi, bütünlük içinde köylülük nereye gidiyor?
•Köylülüğün direnişi/varlığını sürdürme çabası, stratejileri neler?
•Köylü tipi üretim tamam mı devam mı? Hangi koşullarda?
•Geleceğin çiftçileri ve köylüleri kimler olacak?
•Köyler hızla nüfus kaybederken alternatif köy yerleşimi, kırsal hayatın devamlılığı nasıl mümkün olacak?
•Gelecek için nasıl bir köy hayal edilebilir?
•Tarım yapmak için köyde yaşayan çiftçi olmak şart mıdır?
•Köy yerleşimi tarım merkezli mi düşünülmeli, yerleşim yeri imkanları ile mi?
Bunların yanı sıra köylerde bazı bitkilerin ekimi yasaklanıyor, hayvanlar neyle nasıl beslenecek? Bazı köylerde ise otelcilik, turizm yapılaşmaları artıyor, bu durumlarda köylüler ne yapacağız köylerde mi kalacağız, yada gideceğiz sorularına cevap bulmakta zorlanıyorlar. Vaatler de bu süreçlerini zorlaştıran önemli etkenlerden.
Eski köylü kelimesi farklılaştı, köylerde de artık internet cafeler var zaman buralarda geçiyor daha çok. Politik yatırımlar, köylerin beton yığınları haline getirilmesi, baraj yapımlarının, kirli teknoloji yatırımlarının köylere yapılma planları, okulların köy dışına taşınmaları, köylerin turizme ayrılması ile köyler neredeyse yarı yarıya boşaltıldı diyebiliriz.
Günümüzde tarımsal üretim kaynaklarımız sınırlı/sınırlandırıldı, ekonominin motoru inşaat sektörü oldu ne yazık ki. Bu kapsamda biz çevreciler  Kentsel Dönüşüm ve Büyükşehir Yasalarının iyi incelenmesi gerektiğini düşünüyoruz. Ne yazık ki sivil toplum kuruluşları olarak katılımcı süreçlerden  uzaklaştırıldığımız için olumlu ve gerekli katkılarımız olamıyor bu yasalara.
Belki bir sonraki kuşak köylere hiç gitmeyecek, sonrası ne olacak?..
Köylülük nereye gidecek?..
Yoksa biz çevreciler, bütün bunları özellikle de KÖY ve KÖYLÜLÜK kavramlarını yaşatmaya gayret edip de sanayiye, endüstrileşmeye kısacası çağdaş! ilerlemeye mi engel olmaya çalışıyoruz?!