İletişim özgürlüğünü engellemeye dönük çok olayla karşı karşıya kaldım. Açılan çok yüklü tazminat davalarıyla susturulmak istendim. İki kez de saldırıya uğradım. Kiralık adamlarıyla racon kesmeye kalkanların basını susturmaya dönük tezgahları dünden bugüne hep yaşanmıştır. Bu olay sadece benim başıma gelen bir durum da değildir. Bir çok basın mensubu bu tür alçakça saldırılarla yaralanmış ve hatta aralarında canını verenler bile olmuştur.
Ama kalem düşmemiştir yere.
Önemli olan da bu değil mi?
Her türlü sansür ve oto-sansür ile mücadele etmeli.
Geri adım atmamalı.
Kamuoyunun; doğru, hızlı ve objektif bilgi alma hakkının sorumluluğun içinde olmalı.
Ama bir gün Türkiye Cumhuriyetinin başbakanının gazeteler ve gazeteciler arasında eylemli ayrım yapacağı ise asla aklıma gelmezdi. Çünkü, çok eski yıllardaki bağnazlığın günümüzde yeniden yeşerip de hortlayacağının olasılığı olmazdı/olamazdı.
Oldu!
Nihayet bunu da gördük yaşadık.
AKPnin olağan kurultayını izlemek isteyen gazeteler arasında ayrım yapıldı ve bazılarına adı geçen parti yöneticileri tarafından akreditasyon verilmedi.
İleri demokrasinin bu son örneği (!) Türkiyeye hiç yakışmadı.
Ayıp oldu.
Atamalı demokrasimize yeni bir kara leke olarak yapıştı.
Türkiye Gazeteciler Cemiyeti (TGC) bu antidemokratik tavrı eleştirdiği açıklamasında şu vurgulamayı yaptı:
Bu gazetelerde görev yapan gazetecilere AKP genel kurulunu izlemek için giriş kartı verilmemesi ayrımcılıktır. Söylemde çok sesliliği dillendirenlerin, uygulamada tek seslilikten yana olduğunu göstermektedir. Akreditasyon konusu Türkiye'de yıllardır bir sorun olarak gündemdedir. Sorunun çözümünü beklerken yeniden keyfi değerlendirmelerle iptaller yaşanmaktadır. İktidar, yayın politikasından hoşlanmadığı gazetelerin çalışanlarının mesleklerini yapmalarını engellemektedir. Halkın bilgilenme hakkını da yok saymaktadır. TGC olarak bu yanlıştan artık dönülmesinin bekliyoruz.
Bu olayın özünde kamplaşmaya doğru giden bir düşünce vardır.
Senden veya benden.
Muhalif ses ve görüşe yasak.
Dikensiz gül bahçeli bir demokrasi !
TGCnin dışında bir çok sivil toplum örgütü, AKPnin akreditasyonla aldığı bu kararı kınarken bu tür yasakların ancak otoriter ülkelerde yaşanabileceğini dikkat çekip kabul edilemez olduğunu ifade ettiler.
12 Eylül öncesinin cephe hükümetlerini unutmadık daha.
Cephe de kime karşı?
Kendisi gibi düşünmeyene tahammülsüzlüğün bu son adımının yarattığı asıl tehlike ise yerelde.
Başbakan yasak koyuyor ise, belediye başkanı boş durur mu?
Milletvekili bu yasakçılığı sürdürmez mi?
Ya diğerleri? İl genel ve belediye meclis üyesi. İl ve ilçe başkanları. Valiler, kaymakamlar başbakanın izinden gitmez mi?
İşi gazetecilik olan meslektaşlarımın, özellikle yerel düzeyde habere ulaşmada var olan engellerden daha çoğu ile uğraşacaklarını bugünden görüyorum.
Başbakan böyle yapıyor ise kraldan çok kralcılar her zaman türer.
Oysa ülkemde, basın özgürlüğü önündeki engellerin kaldırılması, yıpranma payının yeniden yaşama geçirilmesi, korsan gazete ve gazetecilere karşı görev ve sorumluluklarını yerine getirmeyerek sessiz kalıp da kayıt dışını teşvik edenlerin uyarılmasını beklerdim.
Çağdaş demokrasiye ulaşma yolunda, siyasi partiler ve seçim kanunlarında yapılacak düzenlemeler ile atamalı siyasete son verilmesini hayal ederken, top döndü dolaştı yine geldi basının kafasını çarptı.
Elbette olayın temelinde zihniyet yatıyor.
O zihniyetin demokrat olduğunu söyleyebilmek de çok zor!..