Bugün en büyük bayram.

Adı Cumhuriyet olan bu büyük bayramın yıldönümünde yazmak ve cumhuriyet coşkusunu ifade edebilmek ne kadar da zor.

Bir ülkeme bakıyorum bir de Cumhuriyet’e ki açıkçası boğuluyorum.

Ortalık toz duman.

Gökyüzü karanlık.

Hava da öyle bir ağır ki, “kurşun gibi” sözü bile yetersiz.

Dört bir yandan öyle bir sarılmışız ki, bu açık tehlikeyi bile fark edemeyecek kadar gerçeklerden çok uzaklara düşmüşüz.

Açıkçası savrulmuşuz!

Sanki bilemediğimiz bir şeyler olmuş da bizim o cesaret dolu yüreğimizin yerine bir başka şeyi koyup bizi başkalaştırmışlar.

Suskun olmuşuz.

Suskunluğumuz “tehlikenin farkında olmamaya” kadar uzanmış.

O büyük Türkiye’nin temel direklerine yapılan saldırılar artarak sürüyor.

Her an.

Her fırsatta?

istiyoruz? demeye başlamış.

Türkiye’nin komşusu Kürdistan olmuş.

Ve oralarda beslenip üzerimize kurşun sıkmak için koruma altında tutulanlar ve içimizdeki işbirlikçileri “özerklik” ister olmuşlar.

Hatta öncü kuvvetleri de göndermişler; pişman olmadıklarını ve teslim olma yerine ülkeye teslim almak için ilan ederek.

Törenler yapılmış.

Havai fişek gösterilerinde bölücülük nutukları atılmış.

İmralı’dan mesajlar çekilirken, PKK’ya hayır diyenlerin üzerine de coplar inmeye başlamış.

Bölücülüğe gösterilen hoşgörü sınır tanımaz iken, ulustan yana olmanın onurunda buluşanlar hep hedef olmuş.

Ve ülkede kaos denen ortam hızla oluşurken, demokrasinin üzerindeki kara bulutları dağıtmak ve çöküşü demokratik sistem içinde durdurmanın yolunu açmak için oturulan koltuklar bile boşaltılmamış.

Bugün bayram.

Adı da Cumhuriyet bu bayramın.

Ülkem karanlığa sürükleniyor.

Bölünmeye ve bu bölünmüşlüğe gaz verecek adımlar atılıyor.

“Türkiye Cumhuriyeti; laik, demokratik, sosyal bir hukuk devletidir”in yerini; “Türkiye bölünmüş, laikliği atılmış, sosyalliği dilenciliğe dönüştürülmüş ve hukuk sistemi de tartışılır olup darmadağın yapılmış bir devlettir” sözü almış.

Canım yanıyor canım.

Nereden nereye sürüklendik.

Ve bize emanet edilen Cumhuriyeti ne hallere getirdik.

2002’de Türkiye Cumhuriyeti’ni erken seçime sürükleyenler, bugünkü siyasal iktidarın yollarını gül suları ile yıkayanlar ve ülkenin bu durumlara düşmesine sebep olanları daha çok anımsıyorum böyle günlerde.

O dürüstlüğün sembolü büyük devlet adamı Bülent Ecevit’i hasta yatağında terk edip 57. Hükümeti yıkıp Türkiye’yi bu günlere sürükleyenlere ne demeli?

Bu nankörler halen daha eski bakan, milletvekili maaşı alıyorlar insanı kahreden de bu.

Aynen bölücülüğü mahkeme tarafından kesinleşmiş eski Kürtçü milletvekilleri gibi.

Tencere ve kapaklar bir yerde buluşuyor işte.

Biri bölmek için çırpınıyor, diğeri de kişisel çıkarları uğruna ülkenin elden gitmesine çanak tutuyor.

Türkiye Cumhuriyeti zor bir dönemden geçiyor.

Cumhuriyeti koruma ve kollama görev ve sorumluluğu olan kurumlar bile hem içten hem dıştan kuşatma altında.

Durum öyle bir noktaya geldi ki, işbirlikçiler zıvanadan çıktı.

Eşkıya başı Apo’yu bile Bodrum’a tatile göndermeyi düşünüp söyleyecek kadar ileriye götürdüler işi.

Bugün bayram.

Cumhuriyetimizin bayramı.

Bir tarafta Kurtuluş Savaşı ile bize özgürlüğümüzü veren kahramanlarımız ve ay yıldızlı bayrağımız, diğer yanda da değişik kılıklara girmiş Cumhuriyet düşmanları.

Ortalarda da, neyin ne olduğunun farkına varamayacak kadar bilgi kirliliği ile yıkanmış şaşkınlar topluluğu.

Saatler alarm veriyor.

Kulakları sağır edercesine tik tak diyen zamanı duymamak veya duymamaya çalışmak kime ihanet?

Emanet hiç bırakılır mı?

Katlettirilir mi?

-29 Ekim 2009 tarihli yazım.