Üç tane sabıkası da olan deneyimli ve kaşar sanıklardan biriyim.

Kapı gibi sabıkam olduğunu da kıvırtmadan söylerim.

Birincisi, Alaplı’da bir tüccar öldürüldü ve bu cinayetle ilgili iddianame açıklanmadan cinayetin ayrıntılarını yayımladığımız için ‘soruşturmanın gizliliğini ihlalden dolayı’ yedim sabıkayı.

İkincisi, Zonguldak’taki Batı Karadeniz Gazeteciler Cemiyeti’nin yönetiminde bulunmak ve bu yönetiminde kongre yapmamasından  dolayı  yönetim olarak bilcümle yedik sabıkayı.

Üçüncüsü de çok acı.

Yaşamımı adadığım siyasi görüşümün milletvekillerinden birinin trafik polislerini tehdit etmesiyle ilgili “tehditçi milletvekili” diye yazdığım için yedim sabıkayı. Ayrıca o dönemde 7 bin lira da tazminat ödedim. Ki bu davada olayın tanıkları da lehime ifade vermesine ve yakinen tanıdığım  hakimin “haber doğru” demesine rağmen bir tek “tehditçi” ifadesinden yedik cezayı.

Yani sicilim temiz değil.

Aslanlar gibi boynunda üç tane sabıkası olan gazeteci olarak adliye binasından ürkerim.

Soğuktur devlet kapısı.

İster emniyet isterse jandarma olsun.

Hepsi buzdur !

 

Son dönemde yaşanan bazı  olayları  görüp duyunca ise tam bir  şaşkınlığa uğruyorum.

Savcı “gel” dediğinde  “gelmem”  bile  diyebiliyorlar.

Vay be!

Analar neler doğuruyormuş?

Biz korkak doğup büyümüşüz ki,  “gel” dediklerinde arkamıza bakmadan uçuyoruz devletimizin kapısına.

“Buyurun beni  istemişsiniz !”

“Kimsin neyin necisin?” diye sorguya alınırken, “Yusuf Yusuf” türküsünden nakaratlar bile sunabiliyoruz.

Şurada doğdum, nüfusum şuraya  kayıtlı , anamın adı şu, babamın adı şu… vesaire….

Okuyorum haberleri.

Savcıya “gelmiyorum” diyebilenleri  kantara çıkarıp “kaç okka geliyor” diye tartıyorum.

Terazi tartmıyor.

Stop !

 

Sonra düşünüyorum bu ülkenin  askerlerini  sıra sıra içtimaya çekenleri.

Askerlerin “kanun karşımızda boynumuz büküktür” dediklerini  anımsıyorum.

İnanamıyorum !

Ellerinde uçaklar, tanklar, füzeler, cephanelikleri olan koca koca paşalar savcının bırakın çağrısını da evlerinden birer  birer  hırsız katil gibi toplanırken, “gel” emrine uymayanların nereden ve nasıl güç aldıklarını  anlamaya çalışıyorum da, mantık stop ediyor.

Kilit!

 

Kimisi “devletin çivisi çıktı” diyor.

Kimisi de “tuz koktu”.

Ne nasıl ve ne şekilde koktu veya çivi çıktı bilemem de, yaşanan olaylar inanılır gibi değil.

Çok  sevdiğim  ve ben bu sözü kullandıkça gıcık olanları da bildiğim için bir kez daha inatla yazmam gerekiyor.

Sahi bu “etik” dedikleri ne ola ki?

Yenir mi?

Yutulur mu?

Çiğnenir mi?

Onur mu/ onursuzluk mu?

Şerefli  mi/ şerefsizlik mi?

Nedir?

Benim bildiğim “ahlak, ahlaklı olmaktır” etik.

Gereğini yerine getirmek de onurlu bir duruştur.

Kanunlara karşı etik davranmak,

Kamuya  karşı etik olmak.

Aileye karşı örnekleri etik olarak ortaya koymak kimliktir.

 

Tuzu  muzu bırakalım da, bu ülkede eğer ki “etik” denen şey de tecavüze uğruyor ve uğramaya devam  ediyor ise bunun sebebi toplumun kendisidir.

Çünkü:

Toplumlar hep kendilerine yakışan yönetimi  ister ve o yönetimin tutsağı uşağı olurlar.

 

Elbette yine bu toplumun içinde ayrık otları varlığını sürdürmeye devam edecektir.

Onlar öyle ayrık otu değil.

Onlar bugün ayrık otu olarak gösterilen ama yine de devletin kanunlarına saygılı ve savcı “gel” dediğinde yürekleri  titreyerek koşacak olanlardır.

Böyle ayrık otu olmaya can kurban.

Canımız kurban…