Cumhuriyet'in Pazar ekindeki Selçuk Erez imzalı ve Demagog'a Rapor başlıklı makale uzun yıllardır savunduğum bir konuyu yeniden düşünmeme neden oldu.

Bugün bizi yöneten onca görevli var. Bu görevliler arasında yetki konusunda çok etkili olanlar kadar, bu yetkileriyle toplumu bir biçimde yönlendirme gücünü de elinde bulunduranların sağlıklarına dikkat çekmek istiyorum.

Şahsen kendi mesleğimle ilgili bu eleştiriyi, iğneyi kendine batırma cesareti ile hep yaptım.

Bugün tekrar bu konuyu yeniden tartışmanın da tam sırası.

 

Adı 24 Temmuz Basın Bayramı olarak geçen sansürün kaldırılması olayı, açıkça ifade ediyorum hikayedir.

O işler eskidendi.

En büyük sansür oto-sansürdür.

Türkiye'de son yıllarda oto-sansür;  sansürün de önüne geçmiş ve toplumun doğru, hızlı ve objektif bilgi alma hakkı neredeyse hiç kalmamıştır.

Yanlı ve kirli bilgiler ile toplum aldatılmaktadır.

Meslek etiğinin de ayaklar altında kaldığı, yerel düzeyde ise 10 liraya sipariş haberlerin yazılıp çizildiği, aklın mantığın dışındaki faturaların kesilip gönderildiği ve kayıt dışının sınırsız bir şekilde başını alıp gittiği süreçte, ruh sağlığı konusu kimin dikkatini çeker ki?

Bir gazetecinin ruh sağlığı bozuksa, meslek kriterlerinden bihaberse, mesleğin onuruyla uzaktan yakından ilgisi yoksa olayları ve konuları toplumsal pencereden bakabilmesi mümkün müdür?

Devletin öncelikle gazetecilik mesleğinin bir sektör olduğu, görev ve sorumluluklarının ağırlığı ve önemi anlamında bu mesleği yerine getirenlerin kayıt içine alınarak ve sağlıklı bireylerden oluşmasına katkı sağlayacak çözümleri bulmak için gerçek anlamdaki meslek örgütleriyle işbirliğine gitmesi acil değil, acilin de acilidir.

 

Devlet kayıt dışına göz yummamalıdır.

 

Devlet akıl ve ruh sağlığını yitirmiş ve kayıt dışı bir biçimde bu mesleğin içine sızmış olanları var olan yasalar ile denetlemeli, ayrımsız ve eşit bir şekilde kuralları da ödünsüz uygulamalıdır.

 

Bu yapılmamaktadır.

 

Bugünkü hükümetin kayıt dışıyla ilgili çıkardığı KADİM projesini, devleti yönetenler görmemekte ve es geçmektedir.

 

Yani suç işlemektedirler.

 

Bu görüşlerim ışığında, gazetecilere şirin gözükmek isteyenlerden büyük çoğunluğunun basın özgürlüğünü kutlayan söylem ve sözlerine hiç inanmıyorum.

 

Söylem ve sözlerden daha önemli, o söz ve söylemlerle paralel olması gereken duruşlardır.

 

Sözde basın özgürlüğünden yana olup da, basın özgürlüğünü her platformda yok etmek isteyen, dayatmacı, baskıcı, faşist anlayışların tümünü kınıyorum.

 

24 Temmuz'un bundan böyle, sansürün ve oto-sansürün en üst düzeyde uygulandığı ve gazetecilik mesleğinin yok edildiği gün olarak, basın özgürlüğüne karşı olanlar tarafından kutlanacak bir basit etkinlik olarak  gördüğümü de bir kez daha ifade ediyorum.

 

**

 

Herkesin ve her kesimin okuması gereken Selçuk Erez'in  DEMAGOG'A RAPOR yazısı ile sizleri başbaşa bırakmak istiyorum:

 

 

DEMAGOG'A RAPOR

 

     Yeni Anayasa çalışmaları sürüyor: TBMM Başkanı Çiçek , eksiksiz bir Anayasa oluşturmak için katkı beklediklerini kaç kez açıkladı.

Katkıda bulunmaya kararlıyım:

Prof. Trish Roberts Miller, Retorik konusunda dünya çapında ilgi çekmiş bir öğretim üyesidir.

Demagojinin özellikleri konulu makalesini internette kolayca bulabilirsiniz. Prof. Miller, bu yazısında özetle şunları söylemektedir:

Halk, ortak çıkarları konularında doğru karar verme yeteneğine sahiptir. Ancak bu yetenek, halkın bilgiye ulaşabilmesine bağlıdır. (Yani gerçekleri bilmeyen halk, doğru karar veremez)

Halkın sizi eleştirmesini engellemenin en kolay yolu, bu tür eleştiriyi tehlikeli kılmaktır:

Yasalar yayınlar, bazı şeyleri söyleyenleri cezalandırırsınız.

Eleştiriden kaçmanın başka bir yolu da size oy vermişleri, sizi eleştirenlere karşı kışkırtmaktır.

Buna demagogluk denir. Demagog, bir guruba, başka bir guruba karşı nefret aşılar:

Demagoga göre, sadece iki olasılık vardır:

Bizden olanlar ve diğerleri. Bizden olmayanlar kötüdür, haindir, alçaktır!

Bu şekilde, bizden olmayanlara uygulanan baskı ve cezalar haklı gösterilmiş olur.

Çocukluğun bir evresinde her şeyi ya ak ya da kara olarak değerlendiren çoktur ama yaş ilerledikçe, deneyim ve doğru dürüst eğitim, sadece iki değil daha pek çok olasılıkların da bulunduğunun kavranılmasına yol açar.

Çağdaş psikiyatri ve politika bilimcileri, demagogların, söylediklerine gerçekten inanıp inanmadıklarını bilmenin önemini vurguluyorlar:

Yaptıkları demagojiye, gerçekten inananların, özellikle narsisistik kişilik bozukluğundan muztarip oldukları düşünülmektedir.

Bu ise demokrasiyi yok edecek büyük bir tehlikedir!

Öyleyse, yeni Anayasa, bazı kuruluşlara, etkin konumdaki partilerin liderlerinde demagogluk belirtileri bulunduğunda, bir heyete başvurulabilme olanağı da sağlamalıdır.

İdeali, bu konuda kişisel başvuru hakkının da bulunmasıdır. Hükümet tarafından değil, başka bir şekilde seçilmiş Psikiyatri hocalarından oluşacak bu heyet, gereğinde vereceği raporla demagogları siyaset yapmaktan alıkoymalı ya da tedavi edilmeleri için bir hastaneye sevk edebilmelidir. Bu heyetin kararını beğenmeyenlerin Avrupa Psikiyatri Dernekleri Birliğine başvurma yolları da kuşkusuz açık tutulmalıdır.