O sene yaz ayları epeyce sıcak geçmişti.

Eylül ayına girilmişte ama yaz sıcaklarında hiçbir azalma olmamıştı.

Ayrıca 1973 yılı Eylül’ünde kasabanın sosyal yaşamını ısıtan başka bir hareketlilik vardı, kasabanın her yerini özellikle de kasabanın o küçücük çarşısını kıpır kıpır yapmıştı.

Kasaba ’da, Kasabalı ’nın alışık olmadığı şeyler yaşanıyordu, geleni gideni de çoğalmıştı.

Gerçi iş için aş için gelenlerin ardı arkası kesilmiyordu ama bu gelenler ekmek için aş için kasabanın yolunu tutanlara pek benzemiyordu.

Sayıları azda olsa bazılarının omuzlarında fotoğraf makinaları, ellerinde çantaları vardı.

Bu yabancılar esnafla, işçilerle bol bol konuşuyorlar sohbet ediyorlar notlar alıyorlardı, fotoğraf üzerine fotoğraf çekip postanenin yolunu tutuyorlardı. Yıldırım telefonlar yazdırıp dakikalarca ellerindeki kâğıtlara yazdıklarını, telefonun diğer ucundaki kişilere tek tek anlatıyorlardı.

Henüz televizyonlar yaşamımızın bir parçası olmamıştı, halkın haber almasının en önemli kaynağı ulusal basınının önemli gazetelerinin manşetlerinde kasabadan haberler büyük yer tutuyordu.

Üç beş kişi, daha doğrusu kasabanın bilinen yerlisi üç beş delikanlı her zamanki gibi, Kör Marem’in alt yanındaki Bayi Doğan’ın tekel bayisi dükkân’’nın önünde laflıyordu.

Burasıda aynı Gazeteci Eşref’in, Dayı Pastanesi’nin, Kırtasiyeci Yakup’un, Saatçi İlhan ’nın, Bayi Necmi’nin dükkân önleri gibi kasaba delikanlılarının bir araya gelip dakikalarca ayaküstü sohbet ettikleri yerlerden birisiydi.

Atamer’in dükkânının köşesinden döndü, arkadaşlarının yanına geldi selamını verdi.

İçeride müşterisinin 70’lik Altınbaş rakısını gazete kâğıdına saran Bayi Doğan’a seslendi.

Doğan Abi “herkes her şeye taksit yapmaya başladı, bazıları kar koymadan satıyor, biraya taksit yok mu biraya (?) dedi.

“Bira’ ya da taksit mi olur ya” diyerek hep beraber gülüştüler

Bayi Doğan para üstünü verirken “ oğul, âlemle gelen düğün bayram, et tırnaktan ayrılır mı?

“Elbette üstümüze ne düşerse yapacağız” dedi.

Kasabada fabrikanın açılması ile birlikte sendikaların nasıl bir yetki kapma yarışına girdiklerini tüm kasaba ahalisi iyi biliyordu, o günleri heyecanla izlemişlerdi.

O sene 1973 yılında Kasabanın fabrikasında yetki DİSK’e bağlı Maden İş sendikasındaydı.

Fabrika yönetimi yani işverenle sendika arasında uzun süren Toplu Sözleşme görüşmeleri anlaşmazlıkla sonuçlanmıştı. Erteleme kararı da Danıştay tarafından bozulunca Erdemir işçisinin grev hakkını kullanmasının önünde hiçbir engel kalmamıştı.

Fabrika işçileri grev başlatacaklardı.

Fabrika tarafından işçilere sunulan yeni toplu sözleşme teklifi ezici bir çoğunlukla 3.615 işçinin 3.599’u tarafından reddedilmişti.

İşçiler “bizim hakkımız olan alın terimizin karşılığı olan saat ücretine 200 kuruş fark talebimiz kabul edilmiyor ama Sanayi ve Teknoloji Bakanı Nuri Bayar’a 420.000 TL’lik son model lüks Mercedes hediye ediliyor” diyerek fabrika yönetimine iğneli hatırlatmalarda bulunuyorlardı.

Kasabanın fabrikasının parasını verip aldığı, Bakana tahsis ettiği Lüks araç nerdeyse grevin önüne geçmişti, günün en önemli haberlerinden biri olmuştu.

Bazı fabrika çalışanları da dâhil kasaba ahalisi, olanı biteni merakla heyecanla şaşkınlıkla izliyordu.

Ezelden beri maden ocaklarında çalışan işçilerin kasaba ekonomisine yaptıkları katkı herkesin malumuydu, iyi bilinirdi. Oralarda böyle şeyler olmamıştı, olmazdı. Herkes işine gücüne gider gelir, ne para ödenirse razı olunur, şükredilir onunla geçinilirdi.

Bu fabrikanın işçileri onlara benzemiyordu.

Kasaba kabuk değiştiriyordu.

Kasabanın fabrikası kasabanın sosyoekonomik yaşamı üzerinde hem maddi hem de manevi ağırlığını iyice hissettirmeye başlamıştı. Kasabadaki fabrikanın işçileri madende çalışanlara benzemiyordu ahalinin tanımlamasıyla ”çuvalla para “ alıyorlardı.

A personeliymiş B personeliymiş herkes hayatından memnundu.

Yolda sokakta avare avare gezenler, artık orada burada vakit öldürenler yoktu, hepsi iş güç sahibi olmuşlardı. Bir ay dediğin nedir ki göz açık kapayana kadar geçiyordu, aybaşında paralar ceplere sığmıyordu.

Peki, şimdi ne olacaktı? İşçiler Grev diyordu, patron Lokavt ilan ediyordu.

“Öyle ya çalışmayan adama para mı verilirdi ?”

Bazı ailelerin maddi imkânlarını yeni yeni iyileşiyordu. Borca harca girmişlerdi, bu iş uzarsa ne olacaktı, korkmaya başlamışlardı. Alışık olmadıkları bir durum yaşanıyordu.

Kasabalı olanı biteni anlamaya çalışıyordu.

Ulusal gazetelerde kasabadan haberler eksik olmuyordu.

1.9.1973 tarihinde zamanın önemli gazetesi Günaydın Gazetesinde Can Aksın imzasıyla ile ülke kamu oyununun büyük ilgisini çeken önemli bir haber yayınlandı.

4.100 fabrika işçisinin büyük ve ezici bir çoğunluğu greve gidilmesi yönünde karar vermiştir.

Flama ve bayraklar hazırlanmıştır. Grev gözcülüğü yapacaklar tespit edilmiş ve eğitimleri tamamlanmıştır.

Haberin devamında Maden İş Sendikası 9. Bölge Temsilcisi Özer Er’in açıklamaları da yer alıyordu.

Özer Er “ Bu işçiler bir yıl içerisinde üretimi yüzde 196 oranında artırdılar, fabrikanın karını 292 Milyon liraya çıkarttılar. İstedikleri ücret farkının fabrikaya maliyeti yalnızca 60-70 milyon liradır. Alım gücü geçen yıla göre yüzde 15 azalmıştır. Talebimiz aşırı bir talep değildir”

“Kararlıyız sonuna kadar mücadele edeceğiz, kimse endişelenmesin grev süresince sendikamız ücretlerin yüzde 70’ini ödeyecektir” demişti.

Yeni Ortam gazetesi de zamanın çok önemli bir gazeteydi.

Kısa bir zaman önce Cumhuriyet gazetesindeki bir anlaşmazlıktan dolayı daha doğrusu gazetenin siyasi politikasında değişiklik yapmasından sebep Uğur Mumcu, Mümtaz Soysal, Ali Sirmen, Oya Baydar, İlhami Soysal gibi ülke basının önemli gazeteci ve yazarları Cumhuriyet gazetesinden ayrılıp buraya geçmişlerdi.

Yeni Ortam gazetesinin tüm yazarları Erdemir grevine büyük önem veriyorlardı.

Gazete grevin bir gün öne çekildiği duyurmuştu.

24 vardiyasında işbaşı yapılmamış grev resmen başlamıştı.

Haberde, büyük bir olgunlukla başlayan grevin 2. gününde İlçe Kaymakamı Kemal Doğan ana giriş kapısına kadar giderek, greve başlayan işçileri ziyaret etmiş başarılar dilemiş yasalara saygılı olunmasını istemişti.

Kasabalı ve kasabalı meseleyi anladığında kararını vermek için vakit kaybetmedi.

Gün, tüm kasaba için dayanışma birleşme günüydü.

Esnaflar dükkânlarına grevi destekleyen pankartla asmaya başladılar. Tam bir birliktelik tam bir dayanışma başlamıştı. Kasaba greve çıkan işçilere sahip çıkmıştı, onlarla bir olmuş, omuz omuza olmuş, bütünleşmişti.

Asılan pankartların bazılarında,

“İnançlı Erdemir işçilerini destekliyoruz”

“Direnen işçilere satışlarımızdan kar almıyoruz”

“Grev sonuna kadar işçilerimizden ödeme almayacağız, bütün esnaflarımızı işçilerimize destek vermeye çağırıyoruz” yazıları göze çarpıyordu.

İşçilere destek büyüdükçe İşverene kızgınlıkta büyüyordu.

Gazeteci Eşref’in dükkânının önünden Ağa Camisinin önüne doğru giden sokağın üzerinde Ahmet Çöbek’in, Emekli Polis Necip Bartu’nun, Alaattin Hocanın dükkânlarıyla birlikte Berber Ahmet Gerçek’in dükkânı da vardı.

Ahmet Gerçek’in kasabalı olduğunu zannetmiyorum, fabrikanın açılışı ile birlikte kasabaya gelip yerleşmiş olabilir.

Kendisine adres veya benzeri bir şey soran olursa, önce karşı dükkânın duvarına çakılmış “Ahmet Ateş Sokağı” tabelasını gösterir, sonrasında “Ateş Ahmet orada Gerçek Ahmet burada” derdi.

Günün her saatinde dükkânının önünden gelen geçen çok olur “Beç’ini göster tıraş ücretinin yarısını ver, olmazsa grev sonrası versen de olur” diyordu.

Kırtasiye dükkânlarının camlarına “Erdemir işçilerine, okul kitaplarında taksit yapıyoruz” yazıları asılmıştı.

Erdemir grevi bir ayını doldururken, işçilerde de sendikada hiçbir çözülme ve pişmanlık görülmediği gibi kasabanın her yerinde dayanışma daha da pekişiyordu.

İşveren rahatsız olmaya başlamıştı.

Mesele, Fabrika yönetimi ile işçilerin yani DİSK’e bağlı Maden İş sendikasının çok çok üzerine taşmış, başka bir boyuta evrilmeye başlamıştı.

Örnek mi?

O günlerin Sanayi Bakanı Mesut Erez fabrika Genel Müdürü Metin İplikçi ’nin karşı çıkmasına aldırmadan, Erdemir’in ürettiği mamullerin piyasada azaldığını, karaborsanın başladığını söyleyerek “ithalat yapılması” için girişimde bulunmuştu.

Sendika ve işçiler buna şiddetle karşı çıkıp Bakanı “grev kırıcılığı “ ile suçladılar.

Üstelik bu ithalatın Erdemir üzerinden yapılması işçilerin elini zayıflatacaktı.

Bakanın bu isteği kabul olmadığı gibi bu girişimi siyasi hayatının da sonu oldu. Sendikanın kararlı tutumu, karşı tarafa ilk firesini verdirmişti.

İş bununla da kalmadı.

Bir kabakta Fabrikanın Genel Müdürü Metin İplikçi ‘nin başında patladı.

Fabrika Yönetim Kuruluna yanlış bilgi vermek, grevin uzamasına neden olup karaborsaya sebebiyet vermek, fabrikanın bütçesinden “Sarı Yaldız Mercedes” olarak kayıtlara geçen makam aracını alıp Bakana tahsis etmek gibi suçlamalar sonucunda Genel Müdür de görevinden alındı.

Birlik ve Dayanışma büyüdükçe karşı cephede gedikler açılıyordu.

Yalçın Pekşen 1940 İzmir doğumlu İÜ Hukuk Fakültesi mezunu, beş kez yılın gazetecisi seçilmiş önemli saygın bir yazar ve gazetecidir.

Grev günlerinde kasabaya gelerek ortamı yerinde gözlemlemişti.

9.11.1973 de Cumhuriyet Gazetesinde,

“Ereğli’de haftanın iki günü Pazar kuruluyor. Pazar fiyatlarının İstanbul’daki pazarlardan eksiği yok fazlası var. Yumurta bile 110 kuruşa satılıyor.

Pazaryerinde bir dilenci dolaşıyor, buna pek dolaşma denmez, çünkü vücudunun yarısı yok tahtadan yapılmış elleri ile hareket eden ilkel bir arabanın içerisine oturtulmuş.

Hali dilenir gibi de değil, sohbet eder gibi. Herkesi tanıyor. Göz göze geldiğinizde hemen anlatmaya başlıyor,” eskiden bana fabrika işçileri para verirlerdi, vallahi şimdide veriyorlar ama almıyorum, adamın şimdi paraya ihtiyacı var. Birisi zekât sözü vermişti 30 lira, geldi verdi yeminle almadım. Hele grev bir bitsin sonra bakarız dedim”

Ereğli’de tarihe geçecek hakiki bir dayanışma yaşanıyor. Diye yazmıştı.

Yalçın Pekşen iki yıl öncede kasabaya gelmiş. Kasabayı ilk gördüğünde “yazık olmuş bu yere” diye düşünmüş. “Burası fabrikadan çıkan dumanlarla boğulmak yerine güzel bir tatil köyü veya sevimli bir balıkçı kasabası olarak kalabilirdi” diye düşünmüş.

Bugün ise sessiz sedasız bir dünya rekoru kırılıyor. Dünyanın hiçbir ülkesinde benzeri hiçbir ağır sanayi tesisinde görülmeyen grev 70. gününe yaklaşıyor.

Yazısına devamında, Ereğli’de 28.000 kişi yaşıyor. Fabrikada 5.000 kişi çalışıyor. Aileleri 3 kişiden hesap edersek 15.000 kişi fabrika ile doğrudan ilişkili, yani eline bakıyor.

Bu işle alakalı 1.000 e yakın tüccar Nakliyeci vb. kişiler de var, onları da 3 kişiden hesaplarsak onlarda 3.000 kişi eder. Etti 18.000.

Günün hangi saatinde kasabaya giderseniz gidin çarşının bazı yerlerinde toplanan kasabalılar grevin sonunun nasıl olacağını merak ediyorlar, duydukları bildikleri haberleri tartışıyorlar

Biraz soru sorup sohbet ettiğinizde fabrika ana giriş kapısındaki pankartta yazan yazıyı hatırlatıyorlar diyerek yazısını bitiriyordu.

Fabrikanın ana giriş kapısında.

”Bugün grevin 66. Günü 66 yılda geçse hakkımızı alacağız”

...

Kasabanın bir sahibi vardı, kasaba kasabalılarındı

Fabrika kasabanın fabrikasıydı.

O zamanlar anca beraber kanca beraber denilen zamanlardı.

Nuri ÖZTÜRK / Sapanca