Bir yakınımın rahatsızlığı nedeniyle önce acil serviste geçen 5 saat ve ardından da hasta yatırılınca serviste refakatçi olarak kaldığım tüm zaman diliminde hastanede yaşananları izledim.

 

Hani bir söz var hastaneler için “Allah düşürmesin ama eksik de etmesin” diye.

 

Aynen öyle…

 

Acil servis dert servisi.

 

Her türlü hastanın ilk başvuru peronudur acil servisler.

 

İyisi gelir.

 

Kötüsü gelir.

 

Gelir de gelir.

 

Bundan dolayıdır ki, acil servislerde çalışanlar üç beş kez riskli bir iş yaşamına sahiptirler.

 

Yukarısı bıyık, aşağısı da katmerli sakallı bu iş ortamında, söz anlayanı da vardır, anlamayanı da!

 

Çeşit çeşit film.

 

Müşahede odasında beklerken, bir çığlık koptu.

 

“Burası Türkiye!.. Burası özgür ülke” diye.

 

Müşahede odasında bu sözlerin ne işi var ki?

 

Can derdindeki hastalar ve yakınları bu canhıraş çığlıktan korktular.

 

“Ne oluyor?” der gibi birbirlerine bakıştılar.

 

Özgürlük naraları atan bağırmalarına sürdürdükçe sürdürdü.

 

Okuyor…

 

Anası da yanındaymış “uşacum sen neye böyle yapıyon” diyerek.

 

Güvenlikçiler ve hasta bakıcılar geldi.

 

Şöyle bir hareketlenme oldu o tarafta eğilip baktım ki bir genç bağıran.

 

Yanındaki arkadaşı da bize şöyle bir ters bakış attı “Ne bakıyorsunuz lan! Burada ayı oynatmıyoruz” der gibi.

 

Bakmayı kestik.

 

Gıkımızı da çıkarmadığımız gibi sessiz kalarak “bana dokunmayan yılan” bile dedik.

 

Ne yuttuğu veya çektiği belli olmayan genç kanatsız uçmaya devam ederken, anasının baskınlığı ile alıp götürdüklerinde dışarıya “Oh!” dedik.

 

Yoksa al başına bela.

 

Özgürlük türküsü ile başladığı feryatlarına başka düzeyde devam edebilirdi.

 

Daha da gerilebilirdik.

 

Oh… Oh !..

 

 

Hep izledim.

 

Acil de, müşahede odasında, ana kapı girişinde…

 

Vakit doldurmak için hastanenin çıkardığı broşürleri de okudum. Hangi servis hangi binada. Telefon ile randevu alırken veya iptal ederken neler yapılmalı. Hasta hakları. Soğuk algınlığının bir virüs olduğu ve antibiyotiklerin virüsleri öldürmediğinden kullanılmaması gerektiği, son 25 yıl içinde yeni bir antibiyotik keşfedilmediğini hep okudum.

 

Eski yıllarım geldi aklıma.

 

Mesleğe yeni başladığımızda tüm ilan tahtalarını dolaşır ve oradan haber/haberler çıkarırdık. Orman işletmesinin kereste satışını bile haber yapar, teslimatın da Çaylıoğlu’ndan gerçekleştirileceğini duyururduk.

 

İlan tahtalarındaki bu ayrıntılarda bir şey yakalama merakım hastanın yatış kararı verilince önce asansörü bulmaya ve refakatçi işlemlerinin nasıl yapılacağını öğrenmeye geldi.

 

Nihayetinde yaşamın farklı bir ortamında saatleri sağlık alanındaki “durum” üzerine yoğunlaştığımı beynimin kıvrımlarına attığım notlarımda anladım.

 

Her şey yaşamın kendisi.

 

Hiçbir şey yaşanmadığı süreçte tam algılanmıyor.

 

Yaşam okul.

 

Öğretici.

 

Ve de iz bırakarak kalıcılaşıyor yaşananlar.

 

 

Doktorlar, hemşireler, sağlık elemanları, temizlikçiler, hatta yemek servisleri yapanlar ve nihayetinde hastalar ve yakınları belki de ayrı bir aile olduklarını bilmiyorlar.

 

Evet ayrı bir aile bu yaşam.

 

Sıkıntılı.

 

Acılı.

 

Hüzünlü.

 

Ve problemli.

 

Ne İsa’ya ne de Musa’ya yaranamayan bir sağlık personeli ve yapılan hizmetleri de asla beğenmeyen biz.

 

Aynı aile içinde mutsuz iki cephe.

 

Ne tuhaf değil mi??

 

 

Hastanede bilgisayarımın başında bu yazıyı şekillendirirken, “Vur abalıya” sözünü “Vur da, bir de anla ve dinle” diye değiştirerek noktayı vuruyorum…