Evli ve bir çocuk babasıdır Erdem. Mesleği kuaförlük olan Erdem’in, bir gün eski mahalle arkadaşı Ahmet’le karşılaşınca değişir. Arkadaşına olan özlemini ısrarla buluşmaya kadar götüren Erdem, büyüyünce kolay yoldan para kazanmayı seçen Ahmet’in uyuşturucu satıcısı olduğunu bilmiyordur. Polisin takibindeki Ahmet’in telefonları dinlendiği için, Erdem’in samimiyete dayanan muhabbetindeki sözlere farklı anlamlar yüklenince, iş çatallaşır. Ahmet’e operasyon yapan polise, arkadaşını korumak amacıyla karşı duran Ahmet karakola götürülünce, çete lideri olarak düzenlenen raporun ardından mahkemece tutuklanır. Tutuklu olarak cezaların evine düşen Ahmet’in oğlundan bu durum saklanarak, uzay savaşlarını yönettiği anlatılır. Bu süreç içinde dolandırıcı avukatların da kucağına düşen Ahmet’in tüm malvarlığı da suyunu çeker. Mapushaneye ilk girdiği andan itibaren “Yanlışlık oldu ben fazla kalmayacağım” diyen Ahmet’in tahliye olması hiç de öyle kolay değildir.

Bu yazdıklarım hikaye.

Hikayeyi yazanlar Senaryo Yazarları Derneği’nin 2006′da Bayrampaşa ve Paşakapısı Tutukevleri’nde başlattığı ‘Hayal Kurmak Serbest Projesi’ kapsamında Birol Güven Senaryo Atölyesi yönetiminde çalışan mahkumlar tarafından yazılmış. Müziklerde mahkumlardan.

Bu senaryoyu  film yapmış Hamdi Alkan.

Filmin adı da Bayrampaşa.

Siz izlediniz mi bilmiyorum da, 2007 yılı yapımı olan bu filmi  DVD’den izledim evde.

Evin sakin ortamında ve reklamsız izlenen bir film insanı daha çok etkiliyor.

Yanlışlıkla cezaların evine düşen bir kuaförün “Ben fazla kalmayacağım” diye diye günleri, ayları ve yılları geride bırakarak tutsak kaldığı o süreç empati duygusallığına sürüklüyor insanı.

Kim böyle bir acıyla karşı karşıya kalmak ister ki?

 

Hangimiz bugün evimizden günlerce çıkmadan durabiliriz?

Evimizde her türlü konfor olsa dahi, evden sokağa çıkmadan, iki arkadaşa merhaba demeden, çarşı Pazar dolaşmadan, deniz kenarında derin bir nefes almadan, kedi köpek görmeden, çimenlerde gezinmeden, sinemaya gitmeden, dost sohbetlerinde olmadan kaç gün oturabiliriz ki evimizde.

Mümkün mü?

İçimiz daralır.

Boğuluruz.

Bir gün bile kalamadan şu veya bu sebeple atarız kendimizi dışarıya.

En azından yürürüz.

 

Şimdi Bayrampaşa filmini izledikten sonra düşünelim cezaların evlerindekileri.

Tutuklu olarak yargılanıyorsun.

Elde delil yok.

İftira var.

İmzasız mektup ve iletiler var.

İtirazını dinleyen yok.

Digital terörle bu sahte belgelerin üretilip büyük bir planın parçası olarak tezgah çevrildiğini anlatıyorsun ama karşında duvar.

Ses çıkarıyorsun sesin duyulmuyor.

Tam aksine yargısız infazlarla önce itibarsızlaştırıp, yargı süreci devam ederken suçlu ilan edilerek maniplasyonla oluşturulan kamuoyu vicdanında mahkum da oluyorsun.

Ne yaparsınız böyle bir tuzağa düşürüldüğünüzde?

 

Her taraf dört duvar.

Kapılar demir.

Gökyüzü yok.

Cezaların evinde hücredesin.

Düşünelim şimdi mapushanelerde haksız yere yatırılanların dünyasını.

Ailelerini.

Dostlarını.

İşini, aşını.

Anlayın.

Anlayalım.

Ve bu vicdanları kanatması gereken durumu Bayrampaşa gözlüğüyle hissedelim.

Biliyorum ki, hepimizin bir yanı kanıyor şimdi.

Üzülüyoruz.

Bu üzüntümüzü ise sessizce yüreğimize gömerek, düzenin baskısına boyun eğiyoruz.

Sahi biz ne yapıyoruz?

 

Bayrampaşa filminin her sahnesinde tutuklu gazetecileri düşündüm.

Meslektaşlarımı.

Sonra askerleri.

Aydınları.

İşçileri.

Parasız eğitim isteyen öğrencileri.

Haklarında türkü söylediği için dava açılan sanatçıları.

Santrala karşı duran yurttaşların yediği cop indi sırtıma bu düşüncelerim arasında.

İrkildim.

Çevreme baktım ki, ortada kimse yok.

Kimsecikler kalmamış.

Kalmamış!

 

Ben de mi fazla kalmayayım?