Virüs de nereden çıktı diyebilirsiniz. Ama virüslerin yaşantımızdaki yeri çok önemlidir. Yaşamın virüslerle başladığını bilim insanları açıklamışlardır. Eriyen buzullarda, meteorlarda yeni virüsler keşfediliyor ve bunların salgına neden olma ihtimali konuşuluyor. İnsanoğlunun yaşadığı, yaptığı işlerin, modellerin dünya/evrende olması lazım ki hayatta kalsın. Modeli yoksa ya da model sonlu ise, sonuçta modele uygun olacaktır. yaşadıklarımız virüslerin yaşam döngüsü ile bir noktada kesişmektedir.
Günümüzde insanın en zayıf yönü mal-mülk-konfor-güç-hükmetme tutkusu diyebiliriz ve bunu da virüslere benzetebiliriz. Bunların hepsi birbirine bağlı gelişirler.
Bu güç, hükmetme isteği özellikle virüs gibidir. Nasıl bir virüs hücreye girip çıkmazsa ve onu değiştirirse aynısı olur. Kazanmak konumunu korumak için virüs, hastalık çıkarırsa hükmedenler de sonuçta egemen olmak için savaşa kadar her şeyi yaratabilir.
Oysa hücreler kendi sınırları içinde virüssüz, uyumlu yaşarlar. Halkların da birbiriyle alıp veremedikleri yoktur. Savaş hükmedilen devletlerin egemenlerin arasındadır. Olan hücrelere, halka olur.
Virüs bir hücreye girdiğinde sürekli çoğalma eğilimindedir. kendi çoğalırken çevresindeki hücrelerin, her şeyi kendi lehine kullanır. Hücrelerin ihtiyacı olan madde dağılımı, denge bozulduğu vakit hastalık baş gösterir. Tedavi edilmezse sonu belirsizleşir.
günümüzde Trump-Netanyahu gibi hükmedenler haber vermeden savaş açmaksızın saldırır (Gazze-İran-Kolombiya), topraklara-madenlere-petrole el koyar ve insanları kaçırıp hasederse (Maduro-Filistinliler) haydut devlet olup virüs gibi hareket ederler. Savaşlara bakınca Trump, Zelenski, Netanyahu, Putin, İngiltere ve İran gibi ülkelerin egemenliği arasında olduğunu görüyoruz. Bu durum, insanlık ve evrensel yasalara karşı geldikleri için kendilerini de yok oluşa sürükleyebilir.
Evrende her şey sonludur ve dönüşür. Kimse sonuna kadar güçlü kalamaz. Egemen her zaman güçlü olmak ister ve bunu yukarıda saydığımız maddesel olanakları artırarak sağlamaya çalışır. Durum böyle olunca her hakkın kendisinde olduğunu, hükmetme zevkini artırarak toplumda baskı oluşturur. Egemenin para, güç, mal hükmet zevki yönettiği halka sevgi beslememesinden de kaynaklanabilir. Ama sonuç genellikle kayıptır. Buradaki sorun gücün haksız kullanımında neden boyun eğilip susulduğudur. Egemenin mal-mülk tutkusu yönettiği topluma ihanetidir. Çünkü o toplumda adalet refah düzeni, hakları sağlamak içinseçilmiştir.
Mal-mülk peşinde koşan egemenler sadece kendi çıkarlarını düşünür. Bunun için de yasaları eğip büker, kararlarla istediklerini yaparlar. Osmanlı İmparatorluğunda da bu tip olaylar görülmüş, padişahlar tek gücün, egemenin kendilerinin olduğunu göstermiş, rüşvet, irtikapı engellemeye çalışmışlardır.
Fatih’in adalet ve rüşvetle ilgili sözleri anımsanmalıdırm
Ama bu istek hiçbir zaman engellenememiştir. Gücü isteyenlerin yaptığı en büyük şey de yakın çevrelerini buna ortak etmeleridir.
Türkiye Cumhuriyeti kurulurken yöneticilerin AKÇELİ işlerden uzak tutulması öngörülmüş ve en sert tedbir cezalar uygulanmıştır.
Bugün tıptaki tedbir virüse karşı örgütlü hareket etmektir. Dünyada örgütlü çiçek aşısı uygulaması ile çiçek hastalığının yok edilmesinde olduğu gibi. Viral hastalıklara bakıp nasıl seyrettiklerini düşünün…
Virüslerin monarşi türü yönetimle benzeştiğini görebilirsiniz. Hücreler (halk) dengeyi/yaşamı (demokrasi) korumak için güçlenmeli, direnç kazanmalıdır. Hücreler virüsün kölesi gibi yaşamayı mı yoksa virüsten kurtulup özgür olmayı mı seçmelidir?
TURGUT SIDAL