Küresel ve ulusal ölçekte derin ekonomik yaralar açan krizlerin insanlara nasıl ciddi darbeler vurduğunu hatırlıyoruz. Ancak madalyonun diğer yüzünü çevirdiğimizde, bazılarının bu durumu nasıl fırsata çevirdiğini, krizlerden ne büyük kazançlar sağladığını da iyi biliyoruz.

1929 yılında Dünya’yı etkileyen adına Büyük Buhran denilen ekonomik yıkımdan İstanbul da nasibini fazlasıyla almıştı.

İstanbul’da esas işi lokantacılık olan Aşçı Halit Efendi ek iş olarak Taksim, Eminönü arasında taksicilik yapmaya başlamıştı. Ekonomik sıkıntı o kadar büyüktü ki, insanlar taksi tutmakta, taksici esnafı müşteri bulmakta büyük problem yaşıyordu.

Taksim Eminönü arası taksi ücreti 60 kuruştu ama onu bile verebilecek kimse yoktu.

Halit Efendi, adam başı 10 kuruş, altı kişi dolunca kalkar sloganıyla Dolmuş Taksi sistemini yaratan kişi oldu.

Halit Efendi’nin çaresizlikten denediği bu sistem kısa zamanda şehir içinde en çok tercih edilen ulaşım şekli oldu.

Birbirini tanımayan insanların kısa mesafelerde de olsa birlikte dolmuşlarda seyahat etmesi, kendine has bir kültürü de beraberinde getirdi.

Dolmuşlar’ da Beyefendi, Hanımefendi nerede ineceksiniz sorusu dolmuştan iniş sırasına göre oturma düzenini belirlemek, kimseyi rahatsız etmeden araçtan inmek için sorulan bir nezaket sorusuydu. Şoför bey arka tamam sözü boş kalan yerlerin ödemesini ben yapacağım gidelim anlamına gelirdi.

Yeşilköy, Bakırköy, Aksaray, Sirkeci Eminönü, Beşiktaş, Şişli, Emirgan’dan kalkıp Taksim’e gidip gelen, filmlere bile konu olan dolmuşlar, yolların en bilinen araçları, bu yollar en önemli dolmuş hatları olmuştu.

70’li yıllarla birlikte, kullanım ömrünü yavaş yavaş tamamlayan, genelde koldan vitesli, altı yedi kişilik geniş Amerikan otomobillerinin yerini daha fazla yolcu kapasiteli minibüsler aldı. Dolmuş taksilerin kendileri gitti, hatıraları kaldı.

…

Büyük şehirlerde esen yenilik rüzgârları, fabrikanın kurulmasıyla birlikte, bizim kasabada da etkisini hemen hissettirirdi.

Küçük kasaba genişlemeye, yerleşim yerleri kasaba dışlarına yayılmaya başlayınca, kasabada da dolmuş minibüsler devri başladı.

Kısa burunlu genelde Ford marka olan minibüsler, doldukça önce postanenin karşısındaki eski garajların girişindeki duraklarından, sonra şimdiki sahil taksi civarındaki duraklarından Lojmanlar, İstasyon, Hastane taraflarına yolcu taşımaya, gidip gelmeye başladılar.

Ancak kasabalının bireysel ulaşımda tercih ettiği, şimdi kaç tane olduğunu bilmediğim taksi duraklarının en eskisi, en çok bilineni.

Eski Belediye binasının karşısından, parka inilen merdivenlerin başına sıra sıra dizilmiş, genelde büyük Amerikan otomobillerinden oluşan Güven Taksi durağıydı.

Kasabanın ilk taksi durağı Güven Taksi ’nin arabaları kadar araba sahibi olan şoförleri de bütün kasabalı tarafından bilinirdi, tanınırdı, güvenilirdi.

Adnan Dumanoğlu, Kürt Müslüm, Pala Nuri, Şoför Orhan, Çaylıoğlu’lu Eyüp, Şoför Özdogan en bilinenleriydi.

…

Aslında, evvel emir dedikleri zamanlarda kasaba ahalisi bir yerlere gidip gelmede büyük zorluk çekerdi. Karayolu bağlantısı yok denecek derecede zahmetli ve sıkıntılıydı, hatta mecbur kalınmadıkça kullanılmayacak kadar çileliydi kötüydü.

Ankara’ya Zonguldak’tan demiryolu ile gitmek mümkündü.

Kasabadan Ankara’ya gitmek için önce yolu hala bitmeyen, bitirilemeyen Devrek’e gitmek gerekirdi, oradan dağlar tepeler aşılarak Mengen, Gerede üzerinden Kızılcahamam’a ulaşılır, oradan Ankara yönüne dönülerek yola devam edilirdi.

Karayolu ile İstanbul’a seyahat etmek isteyenler önce Bolu taraflarındaki şimdiki Yeniçağ o zamanlardaki adı Reşadiye olan yere ulaşmak, oradan İstanbul yönüne dönerek yola devam etmek zorundaydılar.

Kasabada henüz tarifeli, günü, saati önceden belirlenmiş otobüs seferleri yoktu.

Otobüs veya adına her ne dersen Ziyaettin Cıbır’ın, Emek Hüseyin’in kamyondan bozma araçlarının dışında fazla bir seçenekte yoktu.

Birkaç gün öncesinden Topal Feti ’nin elindeki megafondan yaptığı duyuru ile otobüsün hangi saatte nereden kalkıp nereye gideceği duyurulurdu.

Kasabalı, Topal Feti ’nin ismi geçtiği yerde, konu ne olursa olsun meselenin bir iki kelimeyle geçiştirilmesinin doğru olmayacağını iyi bilir.

Topal Feti kasabanın yakın tarihinde kendine haklı bir yer edinmiş en renkli bilinen tanınan simalarından birisidir.

Büyük şehirlere otobüsle yapılacak seyahatlerin sefer gününün, saatinin duyurulmasında, Ramazan ayında sahur vaktinde Davulcu Hüsnü’nün davulu eşliğinde mahallelerde manilerin okunmasında, kasabanın önemli etkinliklerinden yağlı güreşlerde Cazgırlık yaparak seyircilerin ve pehlivanların heyecanlarının tavan yapmasında, kasabalı hep onun sesini duyardı, o sesi iyi tanırdı, o sese alışmıştı.

…

İstanbul da özellikle tarihi yarımada da dolmuş fikrinin yaşama geçmesinden önce, denizde sandal dolmuşlar vardı bazı yerlere gidip gelmede bunlar kullanılırdı. Apayrı özel bir işkolu önemli bir geçim kapısıydı.

Ülkede yaşamın ve ticaretin başkenti İstanbul’un Eminönü semti kentin ekonomik can damarıydı. Adına Altın boynuz da denilen Haliç ve çevresi tarihin her döneminde çok önemli ve çok kıymetli bir bölge olmuştur.

Dolmuş sandalları, Eminönü Küçük Pazar’dan,

Karaköy Perşembe Pazarı kıyılarına. Sütlüce’ye, Eyüp’e, Hasköy’e gidip gelirlerdi. Aynı karadaki dolmuş taksiler gibi 3-4 kişilik kapasiteleriyle yolcu sayısını tamamladıklarında hareket ederlerdi.

Haliç’in dingin sularında önce kürekleriyle, sonra kıçtan veya içten takmalı 2,5 -3,5 beygir gücündeki motorlarıyla dolmuş sandalları şehrin hem vazgeçilmez bir görseli, hem de ihtiyaç duyulan gerçeği olmuşlardır.

…

Kasabanın şehiriçi ve şehirlerarası karayolu serüveni az önce bahsettiğimiz gibiydi. Ancak bizim kasabamız bir kıyı kasabası olduğundan, deniz ulaşımı da en az kara ulaşımı kadar önemliydi, Öyle de olmuştur.

Kasabanın denizden ulaşılan motorlarla gidilip gelinen en önemli durağı elbette vilayeti Zonguldak’tı.

Alaplı’nın Çalmaz motorunun yanı sıra Barbaros, Turgut Reis, Hüdai ve Süreyya isimli ahşap motorlarla, havanın durumuna göre genelde 3,5 -4 saat süren yolculuklarla kasabalı vilayetine gider gelir, köylüler ürettikleri meyveleri, sebzeleri bu motorlarla vilayete taşırlardı.

Kasabanın bir kıyı kasabası olduğunu, doğal coğrafyası ile Karadeniz’de önemli bir konuma sahip olduğunu yalnızca biz değil, tarihin bilinen dönemlerinden buyana Herkül de Ceneviz de Bizans da Osmanlı da görmüştür, kıymetini kadrini bilmiştir.

İstanbul’dan kalkıp Zonguldak’a ve Doğu Karadeniz’e yapılan vapur seferlerinin ilk durağı bizim kasaba olmuştur.

Haftanın iki günü İstanbul’dan karşılıklı sefer yapan bu vapurlara kasabalı Posta Vapurları adını vermişti. İsimlerini ezbere bildikleri bu vapurları, uzaktayken bile gelişlerinden tanırlardı.

Yolcu ve yük taşıyan en önemlisi gecikmeli de olsa İstanbul Gazetelerini kasabaya getiren posta vapurlarının en fiyakalısının Tarı Vapuru olduğu söylenir, İngiliz yapımı bir gemiydi. 1908 yılında İngiltere’nin Hartlepool kentindeki tersanelerde imal edilmişti.

Tırhan Kadeş ve Etrüks vapurları da kasabaya gelen giden vapurların en bilinenleriydi. Bu vapurların hepsi Alman yapımıydı üçü de 1938 yılında Almanya’nın Rostock kenti tersanelerinde yapılmışlardı.

Bunlar o zamanların büyük hacimli, görkemli gemileriydi. Kıyıya yanaşmaları yolcu ve yük indirmeleri bindirmeleri mümkün değildi.

Kasabadaki dayanışma duygusu, yokluğun, kısıtlı imkânların en yüksek olduğu o zamanlarında bile imrenilecek saygı duyulacak düzeydeydi. Kasabanın her ferdi bir işin ucundan tutardı, hayatı kolaylaştırmaya yardımcı olurdu.

Kasabanın, özellikle de çarşısının sosyoekonomik değişiminden söz etmek gerektiğinde sahil yolunun açılmasının öncesi ve sonrası olarak iki ayrı döneme ayırarak bir değerlendirme yapmak doğru olur.

Sahil yolu açılmadan önce kıyı bandında ve deniz üzerinde kendini gösteren ticari hareketlilik, yerini zamanla başka iş alanlarına bıraktı. Böylece deniz yoluyla sağlanan ulaşım ve lojistik faaliyetleri de tamamen karaya taşındı.

Kasabalı, kıyılarına gelen gemilere malzeme taşıyan sandalcı esnafını da iyi bilir iyi tanırdı.

Çoğunun adının arkasına takılan Reis lakabı onların ustalığını, işlerine olan bağlılıklarını, sözlerine olan güveni ifade etmek için kullanılırdı.

Topsakal Mehmet Reis, Kör Necati Reis, Çamur Ahmet Reis, Macar Osman, Sandalcı Şükrü gemilere erzak malzeme taşıyan reislerden bazılarıydı.

…

50’li, 60’lı yıllarda sahil yolu yokken, kasabanın çarşı kıyısındaki çarşı iskelesinden Bozhane’ye, Eski Liman’a, Merve Köyü altlarına, Alaplı’ya ve Kandilli’ye ulaşımın zaman zaman deniz yoluyla sağlandığını yaşı yeten tüm kasabalılar iyi bilir.

O dönemlerde, aynı İstanbul’un Haliç’inde olduğu gibi kasabanın da dolmuş sandalları vardı.

Çarşıdaki iskele, dolmuş sandallarının hem otoparkıydı hem de duraklarıydı denilebilir.

Buradaki dolmuş sandallarının esas işleri, yaz aylarında yolu izi olsa da kullanılması çok zahmetli olan Uzunkum’a, Merve altına dolmuş mantığıyla adam başı 25 kuruşa yolcu taşımaktı.

Yaz ayları bitip balık mevsimi başladığında, kasabanın bereketli kıyılarında; palamut, uskumru, mezgit ve lüfer gibi tadı damakları şenlendiren balıkları tutup satarak evlerinin geçimini sağlarlardı.

Bütün bunların yanında dolmuş sandallarının birinci belki de en önemli işlerinden birisi de kasaba kıyılarına gelen ancak kıyıya yanaşamadığı için yükünü, yolcusunu kıyıya indiremeyen vapurların yolcularını yüklerini kıyıya taşımaktı.

Bu işi yani dolmuş sandalcılığı işini yapanların içerisinde kimler yokmuş ki,

Nane Halil kasabanın evladıymış, evi Akarca girişindeki Terzi Selim’in evinin yan tarafındaymış.

Yalıdaki evinin alt tarafını çekek yeri olarakta kullanan Tahta İsmail de iskeledeki dolmuş sandallarının sahiplerinden birisiymiş.

Habeş’in Kaptanın oğlu Zeki Kaptan’ın da dolmuş sandalı varmış, Ayandon da motorla İstanbul’a giderlerken havaya tutulmuşlar, motor batmış ölenlerin içerisinde Zeki Kaptan’la birlikte Bacak Hasan da varmış. O Ayandonda o fırtınadan kurtulmaları zaten mümkün değilmiş. Motorda kim varsa hepsi ölmüş

Nail- İsmail Demirken, Ahmet –İsmail Demiroğlu kardeşlerde dolmuş sandalcılığı yaparlarmış.

Balıkçı Cevat, Balıkçı Nail, Deli Silonun Ahmet de bu işten para kazanıp evlerini geçindirirlermiş.

Denizden, sandaldan para kazanıp nafakası çıkaran evine ekmek götüren kişiler deyince Bozhane’deki Sandalcı Deli Kadir’e ayrı bir yer açmazsak, adını anmadan geçersek meselenin bir tarafını yarım bırakmış, tarihe eksik not düşmüş oluruz.

Deli Kadir elbette bu işi yapan tek insan değildi, onun gibi birkaç kişi daha vardı ama en çok tanınanı oydu.

Deli Kadir şahsına münhasır bir adammış. Adından da belli olduğu gibi biraz deli dolu, sert mizaçlı, çabuk sinirlenip parlayan birisiymiş. Aynı zamanda Bozhane de sevilen sayılan birisiymiş.

Hem balıkçılık yaparmış hem de sandalını kiraya verirmiş.

Kasabanın o dönemlerde yüksek tahsil yapıp ilk Mühendislik diploması alan gençlerinden Şadan’ın babası olurmuş.

…

Kasabanın sosyoekonomik değişiminde sahil yolunun oynadığı rol belki başrol değildi ama kesinlikle figüranlık da değildi.

Nuri ÖZTÜRK